KOYU SİYAH

Kelimelerin Ötesinden Manzaralar

Özge Baykan, Nalan Yenigün

 

17 Ağustos, arkasından 12 Kasım depremleri... Birçok hayatı, evi ve de anıyı yok etti. Geride kalanlar yakınlarını, yuvalarını kaybetmenin acısıyla hayatta kaldıklarına sevinemediler bile... Bizler televizyon ekranlarından, gazete sayfalarından gördük yıkılmış binaları ve hayatta kalanların şaşkın ve yorgun bakışlarını, kimi zaman bizi duygulandırıp harekete geçmemizi sağlayan görüntülerdi bunlar; ama çoğu zaman medyanın reyting peşinde koşan yüzüydü ekranlarda ve gazetelerde gördüklerimiz... Depremin hemen ardından devlet yeterince çabuk ve hızlı organize olamadığı için belki kurtarılabileceği halde birçok hayatın da enkaz altında kalışına tanık olduk ve bu ülkedeki herkesin ne kadar “yaşamın kıyısı”nda olduğunu anladık ya da depremden sonraki birkaç ay anladığımızı sandık. Bugün 25 Haziran, depremin üstünden tamı tamına on ay geçmiş... Depremzedeler uzun bir kışı çadırkentlerde açlık, susuzluk ve hastalıklarla savaşarak geçirdiler. Artık gazete manşetlerinde ya da 19:30 haberlerinde rastlayamıyoruz onlarla ilgili haberlere ya da tartışma programlarına konu veya konuk olamıyorlar, sadece üçüncü sayfa haberlerinde öğreniyoruz çadırlardan birinde yangın çıktığını ya da depremzedelerin konut kredilerini alamadıklarını... Bu güzel

bahar günlerinde çoğumuz sivil yardımların kesildiği depremzedelerin hayatlarını, kaybettiklerini ya da sahip olduklarını düşünerek kafamızı yormak istemiyoruz. İşte, Erdal Yazıcı ve Yusuf Darıyerli’nin 27 Mart-7 Nisan tarihleri arasında Fotografevi-Fujifilm’de açtıkları “Koyu Siyah” adlı sergi depremin ilk gününden Mart ayına kadar bir deprem panoraması çıkarıyordu. Amaçları kanlı ve cesetli görüntülerle insanların duygularını sömürmeden, depremzedelerin hayata nasıl umutla sarıldıklarını göstermek. Umarız “Koyu Siyah” bizi olduğu gibi kendi hayatında kaybolmuş tüm izleyenleri de silkelemeyi başarmıştır...

 

İlk olarak biraz fotoğrafçılık geçmişinizden bahseder misiniz?

E.Y: 1983’te amatörce başladım. Daha sonraki yıllarda da çeşitli sergiler açtım. Örneğin “Yaşamdan Yansımalar” belgesel nitelikli bir sergiydi. Günlük gazetelerde fotoröportaj ağırlıklı çalışmalar yaptım. Şimdiye kadar beşi kişisel ikisi karma yedi sergim oldu. Dia gösterilerinin yanısıra üç tane albüm yayınladım. Hâlâ da Atlas, National Geographic, Gezi gibi dergilerde serbest fotoğrafçı olarak çalışıyorum.

Y.D: Yaklaşık 10 yıldır fotoğraf ile ilgileniyorum. Amatörce başladı; profesyonelliğe geçiş düşüncesi içerisindeyim. Son beş yıldır da siyah beyaz çalışıyorum. 1992 yılında “Bir Eski Pazar Senfonisi” adlı bir dia gösterim oldu. 1998 yılında Selim Güneş’le “İstanbul, İstanbul” başlıklı ortak bir sergi düzenledik. Şimdi de geçen yıl yaşadığımız depremle ilgili Erdal’la birlikte bu sergiyi gerçekleştirdik.

 

Depremden sonra sizi deprem bölgesine gitmeye ve orada fotoğraf çekmeye iten etmenler neler oldu?

E.Y: Depremi zaten İstanbul’da yaşadık. Depremin ikinci günü Avcılar’daydım. Ardından Gölcük’e geçtim. Gölcük, Değirmendere’ye sık sık gidip geldim. Arkasından 12 Kasım geldi. O arada biz de Yusuf’la sergi açmaya karar vermiştik. Ben bunu insanî bir görev olarak görüyorum. İnsanların biraz da sistemi sorgulaması gerek. Toplumca belleğimiz çok zayıf. O yüzden de bunun belgelenmesi gerekiyordu. Belgelerken sanatsal ve estetik kaygıları ön plana çıkardım. İnsanları fazla ürkütmeden o yaşam sevincini veya olayın gerçekliğini ortaya koymak, her şeye rağmen yenen insanın fotoğrafını çekmek istedim.

Y.D: Benim ailem Düzceli; orada yaşıyorlar. Depremden sonra yardım için sık sık gittik. İlk aşamada yapılması gereken ilkyardımdı, fotoğraf çekmek bu nedenle pek mümkün olmadı. Bu konuda fotoğraf çekmemin en büyük sebebi ise şu: Daha önce 1967 yılında Düzce’de bir deprem oldu ve bu deprem tamamen unutuldu. Özellikle 80’den sonra çok katlı binalar yükselmeye başladı. Burada da tüm bu acılar meydana geldikten sonra tekrar yaşanmasın diye fotoğrafı kullanmaya karar verdim. O arada Erdal’la buluştuk. Birlikte fotoğraflar yapabilir miyiz, diye düşündük. Böylece sergi projesi netleşti. Fotoğrafları ayrı ayrı çekmeye başladık.

 

Bundan sekiz ay önce medyada her gün dehşet dolu deprem fotoğrafları ve görüntüleri izledik. Bu sergiyi oluştururken, kendi fotoğraflarınızla “orkestra” fotoğraflar arasında estetik kaygının dışında nasıl bir bir fark olmasını amaçladınız?

E.Y: Ben felaket tellâllığı yapacak fotoğrafları yeğlemedim. Yaşamın fotoğrafını çekmek istedim. Olayın tüm görsel çıplaklığını benim estetik kaygılarımla yansıtmak istedim. Çadırlarda günlerce kaldık. İnsanlarla birlikte olduk. Acıyı paylaştık; onlara moral verdik, onlar da bize direnç verdi.

Y.D: Özellikle televizyonda izlediklerimiz ses ve hareketi içeren ürkütücü haberlerdi. İnsan bunları izleyince felaketin, kaynayan kazanın içindeki insanları görüyordu. Onları izleyince insanın kendini özdeşleştirmesi pek mümkün olmuyor. Bizim fotoğraflarımızdakiler geri plandaki, bizim izlerken kendimizi özdeşleştirebileceğimiz sokaktaki insanlar.

 

Zaten fotoğraflarda da, arka plandaki enkazın önünde yer alan insanlar belirgin bir biçimde ön planda. Fotoğrafları çekerken insanlarla nasıl diyaloğa girdiniz?

Y.D: İnsanlara yakın olmak gerekiyor. Söylenmesi gerekenleri söyleyebilmek için belli bir bakış açısı, belli bir düzenleme yapmak gerekiyor. Böyle bir çalışmanın merkezinde de insanın olması gerekiyor. Bu sergideki mesajımız da “insanlar dayanıklı yapılar içinde yaşasınlar” şeklinde gelişti.

 

Depremzedelerin kendilerini çekmenize karşı tepkileri nasıldı?

Y.D: Daha çok Düzce’de, tanıdığım bir şehirde fotoğraf çektiğim için büyük bir olumsuzluk yaşamadım. Ayrıca insanları rahatsız etmeden çalışmaya dikkat ettim.

E.Y: Ben birtakım olumsuzluklar yaşadım. Ama hepsi doğaldı. Biz insanlara saygılı davrandık. İnsanlar da kullanılmadıklarını fark edince farklı davranıyorlardı zaten.

 

Yardım etmekle fotoğraf çekmek arasındaki sınırı nasıl belirlediniz?

E.Y: O sınırı belirlemek gerçekten çok zor. Çoğu kez bir şeyler yapmak, bir şeyleri kaldırmak, yardım etmek istiyorsunuz. Ama sizin yapabileceğiniz şeyler de sınırlı. Bir ikilem hep oldu. Yapabileceğim ne varsa yapmaya çalıştım ama o sırada deklanşörüm de çalıştı.

Y.D: Ben özellikle 12 Kasım’dan sonra fotoğraf çekebildim. İkinci büyük deprem yaşanmıştı; yardım ve kurtarma ekipleri çok daha organize biçimde müdahale ediyorlardı. Ben de fotoğraf çekme şansı bulabildim.

 

Fotoğraflarınızda hep belgelemekten bahsettiniz. Sanatçı kişiliğinizin fotoğrafa yansıması nasıl oldu? Estetik kaygılar fotoğraflara nasıl yansıdı?

E.Y: Çadırkentin içine girip ordaki cıvıl cıvıl yaşamı, kar yağışı altında bile olsa insanların zoru yenen, direçli yanını görüntülemek ön plandaydı. O insanların doğal yaşamlarını, müdahale etmeden çektim.

Y.D: Salt belgelemenin ötesinde kaygılar elbette var. Binalarla birlikte yuvalar yıkılıyor, değerli eşyalar kayboluyor, gelecekten beklentileriniz değişiyor, büyük bir hüzün yaşıyorsunuz. Benim fotoğraflarımda insanın düştüğü şok halinin uzantısında büyük bir hüzün var. İnsanların yüzünde, vücut hareketlerinde bunu yakalamaya çalıştım. Bunun karşıtı siyahtı ve buradan yola çıkarak da serginin adını “Koyu Siyah” koyduk. Siyahın da koyusu; anlatılamayan, sözcüklerin ötesindekini ortaya çıkardık ve paylaşmak istedik.

 

Fotoğrafa bakış açılarınızdaki farklılık serginin oluşturulma aşamasında nasıl bir etki yarattı?

Y.D: Benim fotoğraflarımda daha bir dinamizm var, kurtarma çalışmaları görüntüleri var. Erdal’ın çadırkent çevrelerinden, daha durağan ama sağlam kompozisyonları var. Bu iki yaklaşımın birbirini tamamladığını düşünüyorum.

E.Y: Doğrudan fotoğraf tarzını tercih etmemize karşın, Yusuf’un biraz grafik ağırlıklı, Düzce’deki depremin ilk günlerindeki hareketli anlarını fotoğrafladığı çalışmalar var. Ben objektifimi insanlara yaklaştırmayı seviyorum.

 

Yusuf Darıyerli; siz bir yazınızda, gerçeğe yaslanan yalın fotoğraflarla hayatımızda ne kadar çok boşluğun doldurulabileceğini gördüm, diyorsunuz. Buradan hareketle yaşamda fotoğraf sizce ne tür boşlukları dolduruyor?

Y.D: Benim için fotoğraf gerçeği arayış, onu ortaya çıkarmak, saptamak ve paylaşmak yolunda bir uğraş.

E.Y: Benim için ise fotoğraf bir tanıklık, tanık olmak için bir araç, zaman içinde bir iz bırakmak. Fotoğraf gerçekten çok yalın, yalanı olmayan bir araç. Biz sadece baskıda müdahale yapıyoruz; o da görsel tadı artırmak için yapılan teknik bir müdahale.

 

Sergi sizce deprem sonrası Türkiye’de nasıl bir boşluk dolduracak?

Y.D: Bilinçlenme sürecine mutlaka bir katkısı olacak. Bilinçlenme çalışmaları devam etmeli ve hafızalarımızın bir uzantısı gibi fotoğraflar da depremle birlikte yaşanan  hüzün ve acıların bir belgesi olarak bu çalışmalar içinde kullanılmalı.

E.Y: Depremle ilgili basında çıkan çalışmalar genelde uçtu gitti. Bu sergiyi kalıcı hale getirmek için kitap projemiz var. Ayrıca sergiyi gücümüz yettiği oranda yurtiçi ve yurtdışında gezdirmeyi düşünüyoruz.

Y.D: Fotoğrafın evrensel bir dili var. Sözcüklerin ötesinde, herkesçe algılanan bir anlatım şekli var. Felaketi yaşamayan insanlar onu yaşamanın ne demek olduğunu canlandıramıyorlar. Burada fotoğraf, onların acı ve hüzünlerini yansıtarak önemli bir boşluğu dolduruyor. 

 

Kitap projesi dışında beraber başka projeler var mı?

E.Y: Şu an belirlenmiş bir ortak proje yok. Ama kolektif çalışmaların sürmesi gerektiğine inanıyorum. Fotoğrafçılar popülizmin batağından kurtulup kolektif çalışmalar yapmalılar ve hiçbir beklentileri de olmamalı.

Y.D: Biz bu felaketin tanıklığını yapmak istedik. Bu konuda üç çalışma var duyduğum. Fotografevi’nin deprem bölgesindeki çocuklara çektirdiği fotoğraflardan oluşturduğu sergi, AFSAD’ın depremle ilgili sergisi ve bizim yaptığımız sergi. Destek olmaksızın bunlar küçük çalışmalar olarak kalır. Amerika’da 1930’larda yaşanan kuraklık ve ekonomik bunalım sırasında bizzat Roosevelt tarafından FSA (Farm Security Adminisration) oluşturulmuş ve onlar birçok fotoğrafçıyı görevlendirmiş. Maaşlı olarak çalıştırılmışlar. Ekonomik bunalımla ilgili saptamalar için, sosyal politikaların belirlenmesinde fotoğrafı kullanmak için. Ama Türkiye’de hiçbir devlet kurumunun, fotoğrafçıları, olayların saptanması için görevlendirdiğini duymadım.

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ?

E.Y: Umarız bir daha böyle acılar yaşanmaz ve biz de böyle fotoğraflar çekmeyiz. Bir yazarın kalemi varsa bizim de makinemiz var ve o hep çalışacak.

 

Geniş Açı, 2000

 

interviews

photography

 

© Özge Baykan