BU TEKSAS BAŞKA TEKSAS
9. İstanbul Bienali’nin Tütün
Deposu kolunda, ikinci kattaki ön cepheye bakan duvarlarda Alexander Ugay’ın
siyah-beyaz fotoğraflarını görenler arasında bu fotoğraflar üzerine önceden bilgi
sahibi olmayanlar birden şaşırabilir. Zira Ugay’ın fotoğrafları “Biz Teksaslıyız” başlığını taşıyor. Ama bu Teksas başka Teksas.
Kazakistan’ın petrol zengini güneyine işaret ediyor. Bir de güney Kazakistan
halkının kovboyvari bağımsız tavırları Teksas’ı çağrıştırıyor diyorlar.
Alexander Ugay Koreli bir Kazak olarak yeni cumhuriyetinin benimsediği
çokkültürlülük prensibini hatırlara getiriyor tekrar. Biz de onunla fotoğrafın
yanı sıra bu etkileşimleri konuştuk.
Biraz kendinizden ve işlerinizden bahseder misiniz?
1978 yılında Güney
Kazakistan’da, Kızılorda’da doğdum. 1995-97 arasında Sen Petersburg’daki
denizcilik kolejinde okurken fotoğrafçılığa başladım. Sonra, 2002’de,
Bişkek’teki Kırgız Adalet Üniversitesi’nden mezun oldum. Şu an Kazakistan
Almatı’da yaşıyorum; fotoğrafçı ve sanatçı olarak çalışmalarımı sürdürüyorum.
“Teksas”ı fotoğraflamaya neden ve nasıl
başladınız?
Şimdi büyük bir şehirde
yaşıyorum, bir yandan da dünyayı geziyorum. Fakat doğduğum kent, daha doğrusu
küçük bir taşra kasabası olan Kızılorda’ya geldiğimde farkı görebiliyorum. Bu
kente geldiğimde pek çok fotoğraf çektim ve çekerken gördüm ki bu tam bana göre
bir iş.
Bu mesajı yorumlamam
gerekiyordu; çünkü benim hayatımdı bu, benim anavatanım.
Güney Kazakistan’daki halk nasıl yaşıyor?
Gerçek Teksas’a hiç gitmedim.
Ama Sergio Leone stili pek çok kovboy filmi
izledim. Filmlerdeki yaşam fakir, güney
Kazak kasabalarımızın yaşamını andırıyordu. Hayat bozkırlarda geçiyor ve
insanların karakteri aynı: olması gerekenden biraz daha hırslı ve eğlenceli.
Yine aynı Teksas’taki gibi, petrol pompaları görebilirsiniz. Bazıları, kovboy
şapkalarıyla at üstünde gezer. Tüm kasabalarda ya su ya elektrikle ilgili
problem yaşanır. Kasabalar, hayatta kalabilmek için çok az paraya sahiptir.
"Bronepoezd” grubunuzdan bahseder misiniz biraz? Grubun aktiviteleri,
üyeleri, amaçları, ve önemi…
Bronepoezd, ilk olarak, 1999’da
“Rezerve Çıkış” adlı sergiden sonra Bişkek’te (Kırgızistan) kuruldu. Çok
karmaşık bir materyal kullandık- sinema. Kimisi yönetmen, kimisi ses
teknisyeni, kimisi de kameraman olarak çalıştı. Aktörler davet ettik ve kendi
filmlerimizi çektik. Birlikte çalışmak çok daha kolaydı. Ayrıca, bir grup
olarak çalışırken iletişimsel bir alanınız da oluyor, bu da özel bir dil
oluşturuyor. Birlikte beş yıl çalıştık ve 10-12 film çektik.
“Ağıt” bu filmlerin sonuncusu.
Grubun ana üyeleri ben ve Roman Maskalev. Diğer tüm
üyeler duruma göre zaman zaman değişiyor. Bazen
hepimiz ayrı ayrı çalışıyoruz, bazen bir proje için
hepimiz bir araya geliyoruz.
“Çay Töreni” işiniz Koreli dedenize gönderme yapıyor. Çay Töreni’nden
biraz bahseder misiniz? Koreli kimliğiniz, işlerinizi nasıl etkiliyor?
Kimlik, bir sanatçı için en
önemli nokta. Sovyetler sonrası kurulan ülkelerde bu nokta çok daha önem
kazanıyor, çünkü etnik ve tarihsel kimliğimiz totaliter bir güçle
değiştirilmişti.
Korelilere gelince… 1 Kasım
1938’de Stalin’in geniş Koreli diasporanın sınır dışı edilmesi yolundaki
emriyle Koreliler Uzak Doğu’dan Orta Asya’ya sürüldü, zira devlet için
tehlikeli addediliyorlardı. Stalin’e göre her Koreli bir Japon casusu olabilir
ve bu nedenle Japonya ile olan savaş sırasında Rusya’ya büyük zarar
verebilirdi.
Sonuçta 190.000 Koreli Buhara,
Kızılorda, Karaganda, Cambul ve diğer kentlere
sürüldü.
“Çay Töreni” ulusal kimliğime
ironik bir yolla gönderme yapan bir iş. Bence atalarımın ruhu hala içimde
yaşamakta. Çay Töreni’ni üretirken doğrudan bunu amaçlamadım; fakat kimliğim
işlerimin tarzına ve felsefi düşünceye olan sevgime etki etmiş olabilir.
İstanbul Bienali’ne
katılımınız nasıl gerçekleşti? Biz Teksaslıyız’daki fotoğraflara atfen, taşra
yaşamının aslında her yerde aynı olduğunu ifade ediyorsunuz. “Biz Teksaslıyız”ı bu anlamda İstanbul konusuyla nasıl
bağlantılandırıyorsunuz?
Bienal’in teması “İstanbul”da iki ana metafor
görüyorum: Birincisi, Doğu-Batı; ikincisi Merkez-Çevre. Doğu-Batı mesajının
Orta Asya sanatçıları arasında çok güncel olduğunu söyleyebilirim, çünkü Sovyet
sonrası ülkeler oldukça yeni ve toplumlarımız Sovyet sonrası yeni bir
jeopolitik durum yaratmaya çalışıyor. Burada ana fikir, Avrasya Birliği
(EUROZES) adını taşıyacak ve Avrupa ile Asya’yı sosyal, kültürel ve ekonomik
anlamda birleştirecek bir coğrafyanın olması gerektiği. Tüm Orta Asya
sanatçıları, ki buna ben de dahilim, bu durum üzerine düşünmekte. Merkez-Çevre
noktasına gelirsek, Kazakistan da tıpkı Türkiye gibi: Almatı-Astana ve
diğerleri; İstanbul-Ankara ve diğerleri. Ayrıca, Almatı-İstanbul ve diğer
kültürel merkezler.
İstanbul ve Türkiye üzerine başka neler söylemek istersiniz?
Türkçe de Kazak diliyle çok
benzeşiyor. Mekanlar da öyle. Mekanlardaki duygu iki ülkede de aynı. Sovyet
filmlerinden kalma meşhur bir şakamız vardır: Bir kahraman “Hadi, New York’la
ilgili bir konuşma hazırlayalım!” der, “Tezatlar şehri konulu.” Diğeri itiraz eder: “Hayır, ben New York’a
gitmedim. İstanbul’a gittim.” Birinci kahraman devam eder: “Ne fark eder! O
zaman İstanbul’u yapalım. Tezatlar şehri…”
Güney ve Kuzey Kazakistan arasında ekonomik ve kültürel anlamda nasıl
farklar var? Bir etnik ya da alt kültürel kimlik olarak, kimin hangi “orda”dan yani bir nevi aşiretten geldiği önemli mi
Kazakistan’da?
Gerçek anlamda bir “orda” ya da
aşiret yok. Yalnızca, kendi politik ve sosyo-kültürel
çıkarlarını desteklemeye çalışan bölgeler var. Zirai Güney ekonomik ve kültürel
anlamda hiçbir zaman sanayileşmiş Kuzey kadar gelişemedi. “Güney’in başkenti”
denen Almatı’ya gelince; Almatı bağımsız ve çok özel; ülkenin en öncü ve
gelişmiş alt bölgesi. Bölgesel direniş anlamında aynı durum Özbekistan,
Kırgızistan ve Ukrayna’da da gözleniyor. Astana başkent olduğunda, bir hakim
bölgeye daha sahip olduk ama Astana’nın hali hazırda ekonomik ve kültürel bir
merkez olan Almatı’nın önemini azaltması mümkün değil.
Bir Kazak sanatçının “uluslararasılaşması” zor mu? Kazak bir sanatçı olarak
işlerinizle ülkenizi temsil etme ihtiyacını hissediyor musunuz?
Son yıllarda, bölgemizin
kültürüne giderek artan oranlarda ilgi gözlemliyoruz. Ünlü küratörler Orta
Asya’ya geliyor, sanatçıları sergilere davet ediyorlar. Bunlar sevindirici gelişmeler.
Sorun, sanat alt yapısını
merkezileştirme ihtiyacımızda yatıyor. Çağdaş sanatlar alanında iyi bir eğitim
şansına sahip değiliz. Ülkede bir sanat piyasası yok; işletmecilik gelişmiş
değil.
Bunun sonucu olarak da, çağdaş
sanatlara ve yeni medyaya ilgimiz az. Fakat, bir çağdaş sanatçı olarak Orta
Asya bölgesiyle sıkı bağlarım var. Burası, benim yaşadığım ve çalıştığım
coğrafya. Pek çok işim de buraya dair; bölgedeki durum, Sovyet ve Sovyet
sonrası miras hakkında.
Gelecekten beklentileriniz? Kazakistan petrol sayesinde zenginleşecek mi
yoksa petrol bazılarının dediği gibi bir “kara lanet” mi?
Petrol ticareti “kolay para”
gibi görünüyor ve iyi bir şey değil. Özellikle de petrol çağı biterken. Bu
anlamda, geleceğe dair kötümser teşhislerim var. Ama Kazakistan’ın yine de
geleceğin ülkeleri arasında özel konumunu almak için biraz zamanı olduğunu
düşünüyorum.
Bundan
sonraki projeleriniz?
Şu anda, birkaç proje üzerine
çalışıyorum. Bunlardan birinde resim kullanıyorum. Proje, Sovyet sonrası kimliğimiz ve gerçek
sosyal durumumuz hakkında dijital ve yağlı boya 3 tablodan oluşuyor. Tablolar,
“Cennet Manzaraları” adını taşıyor. Birinci manzara “Fakirler için Cennet”,
ikincisi “Zenginler için Cennet”, üçüncüsü ise “Kutsallar için Cennet”.
Resimler farklı dönemlere işaret ettiklerinden materyaller de farklı. Klasik
sanat eğitimi almamam nedeniyle bu proje benim için biraz zor ama projeyi çok
seviyorum ve gerçekleştirmeyi umuyorum.
Son olarak, Kazakistan’ın, işlerinize de konu olan Sovyet mirası ve
çokkültürlü kimliği hakkındaki fikirlerinizi almak isterim.
Sovyet döneminde çok korkunç
zamanların yaşandığını düşünüyorum. Ama o dönemin pozitif yanları da olmadı
değil. Bedava eğitim olanağı ve Kazakistan gibi gelişmemiş bir ülkede
entelektüel bir altyapının varlığı gibi… Bugünkü liderlerimiz eski Sovyet
kadrolarından geliyor, tabii bu da demokratik reformları büyük ölçüde
etkiliyor. Her türlü devlet dairesinde yüksek oranlarda yaşanan yolsuzluk vs.
hepimiz, az çok Sovyet halkıyız, bizim kuşağımız bile Sovyet mantalitesine
sahip. Yaşlı kuşaklar için ise büyük toplumsal ve idari değişimin sindirilmesi
çok zor. Belki, bir sonraki kuşak daha yeni bir mantaliteyi benimseyecek, yeni
liderlere sahip olacak ve o zaman Sovyet dönemi onlar için gerçek bir miras
oluşturacak.
Sovyet dönemi sırasında
Kazakistan ulusların birbiriyle değiştirilmesi gibi farklı deneyler için bir
poligondu. Bu deneyler sonucunda aynı çatı altında yaşayan Rus, Koreli, Çeçen,
Gürcü, Alman, Yunan, Çinli, Tatar, Yahudi, Leh gibi yüzden fazla farklı ulusa sahip olduk. Bu durumun etkisi
yaşamımızın her alanında görülebilir. Hepimizin ortak bir kimliği var ve de
kimliğimiz adına bir şeyleri törpülememeliyiz. Örneğin, diğer Sovyet sonrası
ülkelerin boğuşmak zorunda kaldığı ülke içi silahlı çatışmaları Kazakistan hiç
yaşamadı. Bu dengeyi sonsuza dek koruyacağımızı umuyorum.
Geniş Açı, 2005
©Özge Baykan