BİLGİ ÇİN’DE DE OLSA...
Nazif Topçuoğlu ile Kimsenin Okumayacağı Bir Söyleşi
Özge Baykan, Deniz Özgür
Geniş Açı yazarı nevi şahsına münhasır Nazif Topçuoğlu Galeri Nev’de “Ruh Halleri” üst başlığı ve “Okuma Kitabı”
başlığıyla ocak ayında son sergisini açtı. Okuma Kitabı’ndaki fotoğraflarda
Nazif Topçuoğlu imzası yine aşikar, fakat bu kez sakatat yerine ellerinde
kitap, harıl harıl
“bilgilenen” grup halinde kızlar var. Biz de kendisiyle bu son durum hakkında
konuştuk. Unutmadan: Topçuoğlu modellerini bulma konusunda kendisine büyük
yardımları dokunan Şahika Tekand’a ve tabii ki
fotoğraflarda model olarak kullandığı oyuncu genç kızlara çok teşekkür ediyor.
Neden fotoğraf
çekiyorsunuz?
N.T: Unutmak için...
Neyi unutmak için?
N.T: Sergi olduğunda unutuyorum
mesela, birkaç gün oyalanıyorum.
Son serginiz “Okuma
Kitabı”nda kitap okuyan genç kızlar çıkıyor karşımıza... Okumayı bir güç
nesnesi olarak gördüğünüzü vurguluyorsunuz bu fotoğraflar üzerine yazdığınız
yazıda...
N.T: Yani tabii, okumak da bir metafor. Bilgilenmek yani maksat. İşin
her zamanki gibi iki-üç tarafı var. Mesela etli kızları çekiyordum. “Kızların
elinde niye et var?” dedi insanlar. Bu sefer kızların elinde kitap var. Şimdi “Kızların elinde niye kitap var?” diyecekler. Kızların elinde kitap
olması kızların elinde et olması kadar
tuhaf bir şey günümüzde diyorum provoke etmek için... Kimse okumuyor. Halbuki
okusalar iyi olur. Basmakalıp laflar olacak ama Türkiye’de kadınların neredeyse
sadece yüzde altmışı, erkeklerin de yüzde sekseni okuma yazma biliyor. Ama
bunlar da ne okuyor yazıyor meçhul tabii. Kadınlar tabii ki çok önemli;
erkekleri onlar yetiştiriyor, anne oluyorlar falan... Dolayısıyla kadınların
bilgilenmesi, kızların bilgilenmesi memleketin hayrına olur diyorum bir
taraftan. Mesela Kopenhag’da bir
sergi vardı, orada bana: “Sen
feminist bir fotoğrafçısın.” dediler. Benim pek
hoşuma gitti. İşin feminist bir boyutu çıkıyor ortaya bu
noktada. Feminist olmak için kadın olmak şart değil tabii.
Peki mesela
erkekleri kullanarak bu mesajı veremez
miydiniz?
N.T: Bilmiyorum. Şöyle bir şey var, “male gaze” (erkek bakışı) denen bir laf var biliyorsunuzdur siz
de, o da feminist söylemde yer alan bir şey, erkeklerin kadına dikizci bakışı
anlamına gelen bir laf bu. Medyada hakim olan kadına bakış bu.. Bir genç kız
fotoğrafı dendiğinde, fotoğrafı görmeden bile hemen genç kızın cinsel nesne
olarak teşhir edilmesi geliyor akla.
Genç kız fotoğrafı demek bu demek diye düşünülüyor. Halbuki ben fotoğraflarımın
öyle olmadığını veya en azından öyle olmamaya çalıştığını söylüyorum.
Dolayısıyla fotoğraflara nasıl
baktığımızı da belki bir yerde sorguluyorum veya tartışıyorum. Birtakım insanlar bunlara ilk
baktığında işte seks-kadın... falan diyor hemen. Bu önyargılı ve ön kabullü
bakış değişmeli.. Nasıl baktığımızı, insanların medyaya nasıl baktığı veya
medyanın insanları nasıl bakmaya alıştırdığı meselesi de var işin içinde.
Mesela devamlı magazin dergilerinde ve gazetelerinde mankenler, kadın, devamlı
bir cinsel nesne düzeyinde. Bir kısmı
kullanıyor tabii ama bir kısmı da bundan memnun değil. İşte bütün bu
hoşlanmadığımız şeylerin düzelmesinin yolu bilgilenmekten geçiyor.
“Anneler devleti idare etse bu kadar savaş olmaz” diye bir argüman var ya bu
savaş günlerinde, hani onu da bir
hatırlatmak lazım belki. Tabii Türk annelerinin ne olduğu belli değil,
çünkü onlar okumuyor, okumadıkları için de dünyayı erkek gözüyle görüyorlar. Erkek gözüyle
gördükleri için de savaşçı
olabiliyorlar.
Sonuçta sizin
gösterdiğiniz kızlar da cinselliklerini kullanmıyorlar mı? Nasıl baktığınızla mı alakalı diyorsunuz buna?
N.T: Cinsellik kendi başına
kötü bir şey değil, kadınların cinselliklerini
yaşamaları kötü bir
şey değil. Tabii bu zamanda bunu
tartışmanın alemi yok da, cinselliği erkek gözüyle
ve erkeğin nesnesi olarak, tamamen erkeğe
tabi olarak yaşamaları. Önemli
olan kadının söz hakkı olması, kaderine sahip çıkabilmesi bir yere kadar
hiç değilse...
Ve bu da
okuyarak mı gerçekleşecek?
N.T: Yani evet, bilinçlenerek. Tabii burada söylenen sırf kadın değil bir kısım erkekler de bence
aynı durumda. Genelde bir bilgilenme ve güçlenme gerekliliği var.
Bir kısım erkekler de aynı durumda demişken,
mesela bundan sonraki çalışmalarda erkekleri de model olarak
kullanabilir misiniz?
N.T: Niyetim var; erkeklere mandolin çaldırmak, örgü ördürmek ve çocuk
baktıran fotoğraflar çekmek.. Böyle bıyıklı erkekler falan. Bıyıklı, 25
yaşlarında... Delikanlı, şöyle maço..
Ama “light erkek” gibi değil..
Taş fırın erkeği falan olacak
Light erkek ne demek?
N.T: Öyle bir moda var şimdi.. O lafı
ilk defa ben yazdım bilmem
kaç sene önce.
“Light erkek” i mi?
N.T: Evet, çocuk bakan erkek.. Çünkü bir ara çok moda bir fotoğraf
vardı. Belden yukarısı çıplak bir adam ve kucağında bir bebek, şefkatle tutuyor
falan..
Siz nasıl bir erkeksiniz?
N.T: Ben elliye merdiven dayadım,
eski usulüm biraz. Okumuş bir erkeğim.
Peki bilgilenmek yeterli
bir etmen mi verili kadın-erkek rollerini sorgulamak için?
N.T: Sırf kadın-erkek rolleri de değil tabii ki... Kadınlar bilgilendiği
zaman her şey hakkında bir takım bilgileri oluyor, kolay kolay
yutmuyorsun sonuçta sana yutturulmak istenen şeyleri. Mesela adam terörist diye saldırmak
istiyorsa sana bugün, o yaptığına inanmıyorsun falan... Bugün Amerika’da halkın
yarısı kulelere saldırının Saddam tarafından yapıldığını sanıyormuş mesela. O
enformasyonu yuttuğuna göre bilgilenme eksikliği var demektir. Gerçek
enformasyonu alamıyor, kendisine verileni yutuyor. Biz neler yutuyoruz bu
memlekette... Yani bu cinsler arası ilişki değil sadece; yani kadın erkeğin
birbirine düşürülmesi de bölünmeyi
sağlıyor, böl-yönet var ya... Aslında tüm
bunlar fazlaca politikayla
bağlantılı..
Ama mesela siz de sadece
kızları kullandınız aynı şekilde...
N.T: Evet, kızlarla çalışmak daha
hoşuma gidiyor. Daha bir güzel duruyorlar...(gülüyor)
Peki, artık sakatat yok
bu fotoğraflarda. Neden yok?
N.T: E, kitap geldi de ondan,
artık bilinçlendik. Sakatat fotoğraflarında şiddet
vardı, bir nevi feministti kızlar, bir isyan vardı. Mesela, taşakları şişliyorlardı, kesiyorlardı parçalıyorlardı,
heriflerin kafalarını koparıyorlardı.
Şiddetle erkeğe karşı durma görüntüleri vardı orada. Şimdi bilinçsiz şiddetin
anlamsız olduğunu anladılar ve dayanışma halinde eğitime
yürüdüler. Mesela o sakatat
resimlerinde hep tek kız vardı, bunlarda ise hep grup halindeler. Onun devamı aslında: bir
dayanışma halinde bir arada
çalışıyorlar şimdi. Baktılar şiddetle olmuyor bu iş. Bilinçlenmek lazım, okumak lazım.
Basın bülteninde, grup fotoğraflarının ilgiyi
hikayeye, kızlar arasındaki ilişkiye çektiğini ve fotoğrafçının arka planda
kaldığını söylüyorsunuz. Sizce bu
gerçekten de böyle mi oluyor?
N.T: Tabii tek bir kız, tek bir
insan çektiğim zaman orada
fotoğrafçıyla direk birebir ilişki içindedir model, bu besbelli... Kompozisyon olarak
da onun portresi olur bu, fotoğrafçıya baktı, nasıl poz verdi falan...Grup
olduğu zaman onların birbirleriyle ilişkileri var, kendi
aralarında daha güçlü oluyorlar.
Ama siz onu sonuçta o
sahneyi çeken fotoğrafçı olarak
düşünüyorsunuz, ben izleyici olarak baktığımda burada yine sizi görüyorum.
“Nazif Topçuoğlu şöyle baktırmıştır” diyebiliyorum örneğin... Aynı şekilde
çekeceğiniz fotoğraflar üzerine eskizler yaptığınızı biliyoruz.
N.T: Biraz mecazi bir şey
söylediğiniz, ama bir de tabii beş altı
kız bir araya geldiğinde
hakikaten bir hareket, kendi aralarında bir iletişim doğuyor kendiliğinden.
Biri bir şey yapıyor, biri başka bir şey
yapıyor, biri bir kitaba bakarken
ötekine gösteriyor falan.
Sizden bağımsızlaşıyor
bir yerde yani...
N.T: Evet, ben oraya koyduktan sonra, tabii ki bir miktar kontrol
ediyorum onların ne yapacağını ama
bir miktar da spontane bir şeyler ortaya çıkıyor. Zaten dört beş kişiyi aynı
anda kontrol edemiyorsun,
amatör çocuklar bunlar.. Etmek de
istemiyorsun, her mimiğini, her bakışını..
Birbirleriyle iyi
anlaşıyorlar mı peki?
N.T: Evet, onu da seçerken tabii, ilk başta Şahika Tekand’ın
tiyatro grubundan (profesyonellerden değil de, kurs öğrencilerinden) öğrenciler
arasından seçtim. Oradan mesela dört-beş kız geldi, öyle başladık. Birbirlerini
tanımalarını, yabancılık çekmemelerini
istedim. Onun için biri şuradan biri buradan değil. Onlar mesela sonra arkadaşlarını
da getirdiler.
Hep Türkiye’den
bahsediyoruz, Türkiye’deki okuma oranından vs. Ama mesela bu sahnelere
baktığımız zaman, kızların tipinden tutun, çoğu kitabın yabancı kitap olmasına
kadar, sanki İngiltere’de geçiyormuş gibi bu hikaye...
N.T: Valla bunların hepsi
Türkiye’de çekildi, hepsi de Türk kızı.
Türkiye’deki sorunlara
değiniyorsunuz ama bir yandan bu sahneler daha çok İngiltere’de geçen sahneler
gibi geliyor. Yani bir yerellik çok göremiyoruz...
N.T: Yok öyle bir gayem yok özel
olarak. Ne demiş peygamberimiz “Bilgi Çin’de de olsa git bul!” demiş. Eğitim,
öğretim, bilgilenme de dediğin zaman zaten büyük ölçüde dışarıdan çıkan şeyleri alıyoruz, yani dışarıda
yaratılan bilgileri öğreniyoruz. Öğrenmek zorundayız çünkü bizim burada kimse
bir şey yaratmıyor. Yani işte, ancak öğrenirse kızlarımız o zaman bilgi
üretecek... Çok fazla inanmasam da, böyle bir iddiada
bulunabilirim.
Yalnız bunlar değil tabii, bu bir
de benim çocukluğum, öyle bir nostaljik
havası da var.çocukluğumda annem profesördü, hep böyle bir sürü kitapları olan evlerde geçti ömrüm. Ve bu
çocukların kıyafetleri de..
Basın bülteninde de
geçmişten bahsediyordunuz, geçmişin bulanık ve kusurlu görüntülerini
yeniden yaratmaktan.. Bu bahsettiğiniz kendi geçmişiniz öyleyse...
N.T: Kendi gençliğimde
olabilecek sahneler.. Ama bunlar
olmuş sahneler değil. Gerçekten hatırladığım
şeyler değil yani, mesela teyzemin dört tane kızı vardı, halamın beşte
tane kızı vardı biz onlarla kütüphaneye giderdik, bakardık, o günleri yaşıyorum
değil, öyle bir şey yoktu; ama olsaydı
belki böyle olurdu. Mesela benim
bir kız kardeşim olsaydı... Ben bazen
isterim böyle bir
şeyi.
Hayalinizdeki geçmiş yani..
N.T: Evet, gerçekten
yaşanmış bir geçmiş değil, ama
olabilecek, olmuş bir geçmiş. İdeal
geçmiş.. Yani geleceğin idealini düşünüyoruz, geçmişin de
idealini düşünebiliriz. Keşke benim
geçmişim şöyle olsaydı diye.. Ya da “Kız
olsaydım, kız çocuğu olarak doğsaydım” gibi..
Biraz kolejli kızları
andırıyor fotoğraflarınızdaki oyuncular da. İngiliz kolejleri gibi..
N.T: Ha, evet, gerçi işte
Ankara’daydım ben o zaman..
Ankara Koleji...
N.T: Ya işte, belli bir enternasyonal
eğitim standardındaki insanlar ve geçmiş zaman bir de... Günümüzde
hiçbir yerde bu kılıkta kızlar pek yok, çok az vardır herhalde. Çok özel
okullarda falan var belki... Ama benim çocukluğumda standarttı. İyi bir lise
kılığı veya liseli kızların boş
zamanlarındaki kılıkları. Yani
mümkün olduğu kadar anonim olmasına çalıştım kılığın-
kıyafetin, saçların, mesela makyaj yok hiçbirinde.
Ama Batılı bir anonim...
N.T: Baş örtülü de çekecektim bir tane de ayarlayamadım. Vardı öyle bir
şey söyleyip duruyordum ama işte bizim millet çok netameli, onu oraya koyduğun
anda işler başka bir tarafa geçebilirdi, onu doğru
yapmak gerekiyor ama doğrusunu da nasıl yapacağımı bilemeyebilirdim.
Peki siz nasıl
anlattınız modellere, “Kendi bakışınızı koyun, erkek bakışına uygun şeyler koymayın.” gibi mi?
N.T: Hayır, bunu zaten yapmıyorlar, bunlar ilk defa poz verdikleri için.
Rahatlar ayrıca, seyirci karşısına çıkma gibi bir alışkanlıkları olduğundan
çekinmiyorlar ve kendilerinin çok
farkındalar, ne olduklarını biliyorlar, bir güvenleri var.
Sizin de istediğiniz şey
buydu zaten...
N.T: Evet, zaten tiyatrocu olmak, belli bir role girebilmek, başka
kimliklere girebilmek demek. “Sen şimdi böylesin, sen şimdi şöylesin”
dendiğinde o psikolojiye girebilmek...
Bu sergide yer alan kızların oyuncu kimliklerini özellikle vurgulamak
isterim burada.
Peki bu kızlar çok
Proust okuyorlar. Neden öyle?
N.T: Proust’u ben çok severim.
Onun özellikle bir kitabı var, bilmem kaç bin sayfalık, o kitabın bir 500-600
sayfası Proust şeyi düşünür: sevdiği bir kız var, o kız acaba lezbiyen mi değil
mi, herif şüphe içinde kıvranır... O resim de biraz Proust’u çağrıştırıyor,
sarı önemli bir renktir mesela onun için, sarı renk
çorabı giyen kız da Galatasaraylı zaten... Öğretmenleri pek sevmiş bu resmi
mesela. Konuya dönersek, direkt bir yazarla ilgili bir şey yok resimlerde ama
mesela bence her genç kızın okuması lazım Proust’u. Hakikaten insan
ilişkilerini çok iyi irdeleyen bir yazar ve çok iyi kalpli, iyi ahlaklı bir
insan..
İyi ahlak nedir?
N.T: İnsanları kaale alıyor, başkalarını düşünüyor, onlara zarar vermek
istemiyor. İyi ahlak odur(?)...
Peki bilgilenmeden sonra
ne var sırada?
N.T: İşte onu düşünüyorum şimdi, bilmiyorum, biraz da tabii fotoğraf
olduğu için bu iş objektif koşullara
bağlı, mekandı, nerede çekeyim, ne yapayım, niye çekeyim, bu sorular hep var
zaten kafada.
Hangi noktada çekmeye
başlıyorsunuz? Niye çekiyorum diye soruyorken kendinize tam da...
N.T: Hayır, zaten böyle bir şey yapmak istiyordum etlerden sonra. Bir
kere, kalabalık yapmak istiyordum, et istemiyordum, tabii bir de o etli sergi
biraz insanları provoke edecek, ses getirecek bir şey oldu. Et çok bariz bir sansasyon öğesiydi, et tutan kız diye
herkes geliyor, kasabından manavına. Görsel olarak tekten ziyade grup işleri
istiyorum. Kitap hem nötr hem de manalı bir şey, hem de sevdiğim bir şey. Bir de sevdiğim bir şeyi yapmak
istiyorum, hoşuma gidecek fotoğrafları çekmek istiyorum. Baktığım zaman ben de
seveyim, ilgimi çeksin. Dediğim gibi belli bir şey yok, video aklımdan geçiyor
bazen ama, başta videoya karşıyız dedik. Bilmiyorum, hani bir de maddi tarafı
var işin, çek Allah çek sonu ne olacak?
Satıyor musunuz?
N.T: Satıyorum da “Alan var mı?” daha doğru bir soru... Birkaç tane
alınıyor işte.. Anlamı yok yani fazla.
Ama yurtdışında alınıyordur...
N.T: Orada da birkaç tane falan... Ulaşamıyorsun ki, dünya bir yığın
fotoğrafçı dolu ve belli ağlar var; onlar çoktan kurulmuş. Onların içine girmek
de zor. Dediğiniz gibi belki daha Türk olsa daha doğulu olsa daha çok sevilir. Tabii bir proje olur, bir yayın olur, o şekilde bir şey
olursa ben de daha şevkle çalışırım diyorum.
Fotoğraf gibi resim
denir ya ben de sizin fotoğraflarınıza
bakınca bazen “resim gibi fotoğraf” diye düşünüyorum.
N.T: Evet, onu diyorlar hep, bence hiçbir mahsuru yok. Özellikle bazı
fotoğraflar loş olduğu için, az ışık verince öyle oluyor. Ama onları pek
yapmıyorum artık. Düz ışık kullanıyorum. Böyle fotoğraflar daha sık şimdi.
Neden peki?
N.T: Çünkü onları çok da sevmiyorum, çünkü o çok belli bir tarz
fotoğrafta. Şimdi daha düz ışık ve daha ortada ve ne olduğu belli
kompozisyonun.
Siz kendinizi nasıl
tanımlıyorsunuz?
N.T: Fotoğraf çekiyorum, sergilediğime göre sanatçı olsam gerek, yazı
yazdığıma göre yazar.. Ya ben aslında Goblin’in
şoförü ve hizmetkarıyım! Goblin için yaşıyorum!
Başka soracağınız bir şey yok mu? Ne makine kullanıyorsunuz, hangi filmi
kullanıyorsunuz? Ha, aslında baskı üzerine bir şeyler söyleyebilirim. Dijital
tarandı ve fotoğraf kağıdına lazerle basıldı, bu belki Geniş Açı okuyucularına
ilginç gelir. Çünkü o pek yapılan bir şey değil, pek bilinen bir şey
değil. Negatif taranıyor... İşte,
ekranda bakılıyor ve daha sonra fotoğraf kağıdına basılıyor. Dolayısıyla fotoğraf oluyor yine
çıkan şey. Bayatlamıyor, solmuyor.. Ama istediğiniz numarayı da
yapabiliyorsunuz tarama esnasında..Yani o tarafa gidilebilir, daha photoshop ağırlıklı
işler yapılabilir. Kimseye
çaktırmayın..
Gerçi artık çok geç ama
niye çaktırmıyoruz?
N.T: Mesela bunların bazılarında
da var, bazı kızlar başka fotoğraflardan gelip, başka fotoğraflara gittiler.
Mesela altı kızı birden çektiğin zaman.. İyi bir kare ama bir tanesinin en basitinden gözü kapalı çıkmış, bir başka
karede gözü açık olanı alıp oraya koyabiliyorsun, yani resimsi olmanın getirdiği bir avantaj var
aynı zamanda..Hiçbir zaman gerçek
hayatta olan bir şeyi çektiğimi iddia etmediğim için böyle bir şey yapmanın da sakıncasını görmüyorum.
Bu aralar gündeminizden
sormamızı istediğiniz soru var mı başka?
N.T: Asena
hakkında ne düşünüyorsunuz? Buyrun bakalım..Bunu sorabilirsiniz mesela bana. Asena’yı vurdular ya. İşte bu da tamamen
Türkiye’deki kadının durumu
yani..
Tamamen erkeğine göre konumlandırılan, erkeğine göre değerlendirilen bir
şey yani. Bana öyle geliyor, İbrahim’in
sevgilisi diye vurdular... Bir şekilde o sebeple, ya İbrahim vurdurdu,
ya başka biri vurdurdu.
Kendisi de kabul ediyor
ama böyle yaşamayı..
N.A: Evet, işte o da kabul ediyor
çünkü okumamış. Halbuki sanatçı falan da
bir kadın..Onun vurulması öteki kadının vurulmasından daha kötü, dans da ettiği için.
Ama işte bizde bir sürü kadın, bir sürü herif gülüyor.” He
he he, Asenayı’da
vurmuşlar” diye. Erkeğe göre
değerlendirme işi çok yayılmış, herkesin
bilinçaltında. Mesela kadınlar
kadınlara düşman, öyle bir şey de
var, bir kadın başka bir kadından genelde hoşlanmıyor, başarılı bir kadından..
Erkeklerde yok mu o?
N.T: O kadar da göze çarpmıyor, kadınlar biraz daha kıskanç kişilikli
olabiliyor, hep ezilen cins olması. Zenci gibi
bir şey.. Öyle bir şarkı vardı, “Woman is
the negro of the world”- Kadın Dünyanın Zencisidir.
Zenci kadınlara
ne diyorsunuz peki?
N.T: Onlar iki kere zenci. İki
kere öteki. Asena öyle işte iki kere zenci, hem arabeskçi hem kadın, onun için
kullanılıp atılabilir bir kenara, yani öyle görüyorlar, alay ediliyor,
vurulsa bile diyorlar ki “Eeh, Asena.” İşte hep
bunlar okumamaktan,
bilgilenmemekten.
Kadınlar da benimsiyor yani kendilerine biçilen
bu rolü..
N.T: İşte söylüyorum ya, erkek
bakışı dediğimiz şey, sadece
erkeklere ait değil, kadınlar da öyle, onların
yetiştirdiği erkekler bu bakışa
sahip olanlar.
Geniş Açı, 2003
© Özge Baykan