SÜRÜ
Kalabalıktılar. Konuşmayı
bilmiyor gibiydiler.
- Oo. Aa.
Bir
vitrindi kesin olan bu. Neyin ardı incelenir. Bakmak için ezdiler birbirlerini.
Biri ağır yaralandı. O artık koşamayacak.
- Oooo. Aaa.
Vitrin,
pencere. Kocaman, ışık yansıyor, güneş ışığı. Güneş ışığı ama uzaktan yansıyor.
Yakınlaştıkça daha belirgin cam artık. Ardına bakılabilir. Bir manken; tabii
ya. Üstü çıplak mı. Beyaz. Süt beyaz bir mankense üstü de çıplak olmalı.
Altında bir etek. Altında bir etek, kareli. Kareli, sarı. Kareli,
sarı-kahverengi çizgili, dize kadar bir etek. Bir etek yün. Dar.
Yün eteğin
üstü üşüyordur.
Eteğe de
bakmıyorlar. Çanta var. Çanta var, deri bej. Zincirli bir de sap. Sapa
bakıyorlar.
- O. A.
Ağızları açık, dilleri sarkıyor
da farkında değiller. Bir yabancı gelmiş, içlerinden birini uyarmış.
- Diliniz
sarkıyor.
Ağzını
kapayıp yabancıya baktı. Başını çevirdi. Kalabalığın ayini sürüyor. Sokak iyice
gürültülü artık. Kaldırımdan hep aynı harfler tonlanıyor, kimi uzun kimi kısa.
- OOO.
Aynı çanta
ve çantayı taşıyan bir kadın. Bir kadın ve eteği de bej. Salep renginde bir de
gömleği var ama gömleğe bakmıyorlar ki. Baksa görecek.
-
Beyefendi, gözleriniz fal taşı.
Gözlerini
kısıp başını yeniden çevirdi.
Kadın
yürüdükçe bir kalabalık.
- Aaaa..O.
Kadın fark
etti, kaçmak istiyor. Adımları sıklaştı, çanta daha da sallanıyor. Göz alıyor.
Artık güneş de ilgisini yöneltti. Tüm sokak gürültüden geçilmiyor. Çanta
parlak; göz yakıyor. Bakamıyorlar kamaşmaktan ya, bağırıyorlar da dilleri
dışarıda.
- Aaaa.
Bir motosikletti geçen. O kadar
hızlı başka ne olabilir. Arkasından koşmaya başlıyorlar.
Yaşlı bir
kadın vardı. Bastonu da vardı. Onu ezdiler örneğin. Kendi içinden birkaç kişiyi
daha ezmeleri yakındır. Dört kadın daha katıldı bu arada, iki de erkek.
Sonradan katılanlar seslere kolay uyum sağlayamıyor. Zamanlama şaşıyor. Ooaaaoaooa, örneğin. Sadece bir örnek.
İşte, o
motorun ardından var güçleriyle koştular.
Durun.
Şoför
çantayı mı kapmış götürüyordu. Çantayı mı kurtaracaklardı?
Toz oldu.
Bu yüzden bilemeyeceğiz hiç. Geriye kalan ayak sesleri. Kimi koşarken ne komik
görünüyor. Yıllardır koşmuyordur mutlaka çoğu. Dilleri nasıl da dışarıda,
baksana.
Toz, motosiklet.
Kasketli şoför. Siyah kasketli ve deri ceketli. Nereye kadar koşturdu onları.
Üç sokak bir cadde boyu koşturdu.
Bisiklette
bir çocuk -sepet vardı arkasında, sepette bir sürü zincir- uyarıyordu sırayla:
- Yavaş,
çekin dillerinizi içeriye.
Kahkahayla
gülüyordu.
Işığı
gördükleri her yere koşturuyorlardı. Güneş de oyun oynuyordu. Dünyanın
döndüğünü bilmiyorlar mıydı? Güneş batacaktı ve ışık kesilecekti. O zaman
koşmayacaklar mıydı artık?
Başka bir
şey, bir koku da yardım etmiş olabilir, ne yalan söylemeli. Yeşildi, garip bir
yeşil. Parlıyordu da. Bağlanmıştı sıkıca yemyeşil bir kurdele. Uçan bir paket
gördüler ama yakalayamıyorlardı. Rüzgar hızlanıyordu. Önce arkasından koştular;
sonra motosikleti anımsadılar. Yakalayamazlardı paketi de, belli bir şey.
Yalnızca izlemeye başladılar. İçlerinden biri susacak oldu; bağırdılar ona hep
bir ağızdan:
- OoooooooAAAAAaaa!
Uzakta bir
ateş vardı; hayır, bir evin içinde ve sonra denizin üstünde. İkisi de ateşti,
yangın. İşte, o zaman ürktüler şiddetle. Geri çekilip baktılar. Yine de birbirlerine
yapışık ve kimse ayrılmadı sürüden. Çok tedirgindiler çünkü birileri ölüyordu
bu kez. Onlar bakıyordu hala. Tek yaptıkları bağırmaktı aynı tondan, pakete
bakarken bağırdıklarından hiç de farklı değil. Hep nasıldılarsa, aslında.
- Oo. Aa.
Gün batıyordu
ve hala inliyorlardı. Bir aynanın karşısında durdular. Birdiler, beş oldular.
Birdiler,
çünkü biri bulmuştu aynayı. Sokakta kırılmış. Sokakta; kırık. Kırık aynanın
içine doluştular. Aynadan gökyüzü görünmemeliydi. Bu yüzdendir, kapattılar
yüzleriyle göğü. Şimdi artık bir sürü siyah, sarı, kahverengi saç; mavi, yeşil,
kahverengi bir sürü göz. Aynanın kırık tarafına denk düşenler, kırıldılar. Hak
etmiyordu hiçbiri kırılmayı. Bu yüzdendir, onların sesleri daha bir soluk çıktı
başlangıçta:
- oaoao.
- OOOOAAAA.
İlk kez
görüyorlarmış gibi kendilerini. Doyasıya baktılar. Öyle ki; şaşkınlıktan
kesildi sesleri bir süre için. Dilleri içeri çekildi. Konuşur gibi oldular.
Mırıldandılar, ama duyulmadı. Yine sustular. Kendi harfleri vardı:
- Aaaao. Oooa.
Birinin
burnu kanıyordu, kan damladı aynanın üstüne. Diğerinin genzine bir şey
kaçmıştı; tükürdü. Biri kusacaktı; tuttular onu, götürdüler. Sonra, başka bir
koşuda da ezildi zaten, kusacak gibi olan.
Ayna,
yüzlerin yanında, o yüzlerden akanla doldu. Ne bir buluta, ne bir ağaca
gereksinimi kaldı. Baktılar, baktılar.
Uzun uzun. İfadesizce. Sonra, giderek görüntülerine
alışarak. Sivilcelerini patlatmak için, saçlarını düzeltmek için, giderek. Bir
sola bir sağa çevirip yüzlerini, derinin kıvrımlarını keşfederek. Mor göz altı,
pembe yanak, kırmızı burun, sarı diş.
Mırıltılar
arttı yavaş yavaş. Aynaya yaklaştılar. Sonra da
yüzlerini geri çektiler. Yeniden yaklaştırdılar. Kırığa denk düşenler,
yüzlerinin kırılmasını izlediler. Önce şaşkın, sonra neşeli.
-o.
-oO.
-oOO.
Derken ve
sonunda bir fotoğrafa girdiler; hepsi birden. İçine içine.
Yoldaydılar. Yakalandılar. Fotoğrafçı çağırdı onları da; öyle. Akıllarında
yoktu.
- Yaklaşın,
yaklaşın.
Sarıldılar
filan. Sarıldılar, çömeldiler, birbirlerinin boyunlarına dolandılar. Çömelip
birbirlerine ayak bağı oldular. Görünmemekten korkup iyice yaklaştılar.
Kollarının, bacaklarının kesileceğinden korktular, hele hele
yüzlerinin. Bu yüzdendir, sürekli yaklaştılar. Fotoğrafın içine girmeye
çalıştılar. Yuvarlak onları içine çekecek dikdörtgene dönüştürecekti. Hepsine
yer vardı.
Fotoğrafçı
çıkamazdı elbette. O, yuvarlağın arkasındaydı. Diğerleri, hepsi sağ salim
göründüler dikdörtgende boşluk da bırakmadan hiç. Ağızları yine açık.
Gülüyorlardı. Gülüyorlardı birbirine hep sarılmış. Sarılmış mutlu.
Paralax,
2002