SHADI GHADIRIAN’IN GÖZÜNDEN İRANLI KADINLAR
Melisa Önel, Özge Baykan
Shadi Ghadirian 10. İstanbul
Saydam Günleri’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelerek, yüzyıl öncesinin Kacar dönemi
kıyafetleri içinde fotoğrafladığı kadınlardan oluşan fotoğraf serisini
sergiledi. İranlı kadın fotoğrafçı, İran’ın yurtdışında, özellikle de Avrupa’da
tanınmamasından yakınıyor. Türban konusu en çok karşılaştığı sorular arasında.
Bizim röportajımızda da, soruların yönü, haliyle fotoğraftan türban taraflarına
kaydı. Güler yüzü ve konuşkanlığıyla Ghadirian sorularımızı içtenlikle
cevapladı.
Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Fotoğrafa neden ve nasıl başladığınızdan da bahsedebilir misiniz?
SG: Fotoğrafa üniversitede
başladım. İlk yıllar daha çok teknik üzerine çalışmak gibiydi. Öğrencilik
yıllarımın devamında ise Fotoğraf Müzesi’nde çalışmaya başladım. Böylelikle bir
sürü eski fotoğrafla haşır neşir oldum.
Tam bu zamanlarda fark ettim ki fotoğraf İran’da uzun yıllardan beri
varmış. Hatta fotoğraf, icadından 10 yıl sonra İran’a geldi. Bu konuda şanslıyız çünkü dönemin İran
krallarından biri bile fotoğrafa merak salmış ve karılarını fotoğraflamaya
başlamış. 400 karısı olduğunu
düşünürseniz fotoğraflanan kadınlar açısından geniş bir arşiv oluşturduğunu
söyleyebiliriz. Ben de tezimde İran’daki bu fotoğraf geleneğini işleyebileceğim
bir proje üretmek istedim. “Qajar” (Kacar) adını verdiğim bu seride tarihsel
fotoğrafların kurgusunu bire bir tekrar etmek istemedim; dolayısıyla fotoğrafa
günümüzden, bugüne ait objeler kattım. “Qajar” dönemi İran’ın modernleşme ile
karşılaştığı zaman dilimiydi. Fotoğraflarımda, günümüze ait objeler kullanarak
dışarıdan gelen modernizmi sembolize ettiğimi düşünüyorum. Bu objeler haricindeki herşey, yani arka plan
ve kıyafetler Kacar krallığının dönemine, tarzına ait. Daha da ötesi bugün
İran’da hayatın da böyle olduğunu yani geleneksel olan ile modern olanın
birleşmesinden oluştuğunu düşünüyorum.
İkisinden birine kötüdür demiyorum kesinlikle. Toplumda ikisinin aynı
anda bulunabilmesi bir şans bizim için. Dahası kadınlar üzreinde çalışmak
istedim; çünkü ben de bir kadınım ve kadınlara karşı bir sorumluluğumun
olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafı seçmemin sebebiyse ifade etmek istediğim şeye
çok hızlı bir şekilde ulaşabiliyor olmam.
Sanırım çok sabırlı bir insan değilim.
Sanırım İran’da yaşıyorsunuz? Başka
bir yerde yaşamayı düşündünüz mü?
SG: Evet, İran’da yaşıyorum ve başka bir yerde
yaşamayı kesinlikle düşünmüyorum. Bir
süre Londra’da bulundum ama orada kalmak istemedim. Avrupa ülkelerini çok sevmiyorum çünkü orada
çalışmak çok farklı birşey. Genelde bütün iyi fikirlerimi İran’a geri
döndüğümde buluyorum. Ama yine de
seyahat etmek benim için çok iyi oluyor.
“Qajar” serinizde fotoğraflanan
kadınlar ile kamera dolayısıyla da seyirci arasında bir göz kontağı var. Kadınların ellerinde tuttukları obje ile
hiçbir bağları yokmuş gibi duruyor. Yani o objeler onları tutanlar için değil
de fotoğrafa bakanların irdelemesi için konmuş gibi...
SG: Serinin bir amacı eski
fotoğrafların kurgusunu tekrar etmek olduğu için kadınların duruşunu da o günkü
fotoğraflara göre kurguladım. O zamanlar fotoğraf yeni bir şey olduğu için
insanlar kamera karşısında çok rahat değillerdi. Kadınların ellerindeki
objelerle bağ kurmamasıysa o objelerin, dışarıdan gelmiş olmaları ve
kendilerine kültürlerine ait olmamaları; objelerin içlerine işlememiş
olmasından kaynaklanıyor. İki kadın ve bisikletli bir fotoğrafım var mesela.
Bisikleti katmamın sebebi, bir dönem kadınların İran’da bisiklete binmelerinin
yasaklanmış olmasıydı.
Diğer objeler de böyle bir tarih içeriyor mu?
SG: Hayır.
Bugünlerde insanlar “dışarıdan” geleni benimsemiş durumdalar mı?
SG: Şimdi adapte olmamız gereken
şeyler değişti. Mesela internet
var. 24 saat internete bağlı olan
insanlar var ve bana göre bu da yanlış bir şey.
Dışarıdan geleni nasıl kullanacağını bilememek bu.
Kimi insanlar fotoğraflarınızı politik olarak okuyor, hatta bazı
fotoğraflarınız İran’da yarışmadan bu sebeple diskalifiye edildi… Siz
fotoğraflarınızı nerede konumlandırıyorsunuz?
SG: Diskalifiye edilen
fotoğrafım “Qajar” değil, “Like Everyday” (“Her günkü gibi”) serimdendi. Bense fotoğraflarımın politik olduğunu
düşünmüyorum. Ben kadınlarla ilgili bir şey söylüyorum. İran’da kadın olmanın
birçok “ilginç” yanı var. Bunun
işlenmesi ise hassas bir konuya dönüşüyor.
Kadınla ilgili olan konular politik bir konu olarak algılanıyor. Bir nevi azınlık hakları gibi... İnsan hakları,
çocuk hakları, kadın hakları... Bu çerçevede işlerinizin Müslüman ülkelerde ve
Müslüman olmayan ülkelerde nasıl karşılandığını düşünüyorsunuz? İşlerinize bakışta farklılıklar ne?
İran ve İran’ın etrafındaki
ülkelerde işlerim daha farklı algılanıyor. Avrupa ülkelerinde ise İran’la
ilgili hiçbir şey bilmiyor insanlar. Bu anlamda fotoğraflarımın yanında,
sergilerde bulunmam benim için çok iyi oluyor; çünkü insanlar en azından beni
görüp kimi ön yargılarını geride bırakabiliyor.
İranlı kadının kot pantolon giyebilmesi bile onları şaşırtıyor. Üstüne üstlük hep çarşaf, türban konusu
çıkıyor karşıma ve türbanın benim için önemli bir mesela olmadığını
yineliyorum.
Türbanın sizin için önemli olmadığını söylediniz... Peki İranlı kadınların
geneli için bunu söyleyebilir misiniz?
SG: Sanırım annem için bu bir
sorun olabilir çünkü o 1979 devrimiyle bir anda kapanmak zorunda kaldı ve
özgürlüğünün elinden alındığını hissetti. Ama ben bununla büyüdüm. Benim için türban saçımın bir parçası gibi. Sanırım birçok kadın bunu yadırgamıyor. Benim
için sorun daha ziyade kadınların ekonomik hakları veya boşanma haklarının çok
kısa bir süre öncesine kadar olmayışı gibi konularla alakalı.
Siz yurtdışına çıktığınız zaman türbanınızı çıkartıyorsunuz…
SG: Evet, çünkü kapanma kanunu
sadece İran içerisinde geçerli ve sanırım ben de çok iyi bir Müslüman değilim.
Erkeklerin fotoğrafını çekmeyi hiç düşünmüyor musunuz?
Açıkçası hiç aklıma bile
gelmedi. Kadınlar hayatımda çok daha büyük ve önemli bir yeri kapsıyorlar şu an
için. İşin aslı şu ki kadınların
sorununu anlatmaya çok istekliyim.
Birçok erkek fotoğrafçı var... Bu işi onlara bırakıyorum.
İran’ın görsel kültürünü belirleyen şeylerden, fotoğrafın çizdiği yoldan
biraz bahsedebilir misiniz?
SG: İran sineması çok kuvvetli
ve İran filmlerinin kendi diline sahip bir yapısı var. Filmden sonra ise fotoğraf geliyor. Devrim ve
savaş yüzünden iyi bir belgesel fotoğrafı kültürümüz var. Son 4-5 yılda ise yeni galerilerin
açılmasıyla da fotoğraf sadece belgesel olmaktan çıkıp daha kişisel bakış
açılarını da barındıran, sanatsal bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Sanatsal olarak da üretilen işlerin çok güçlü
olduğunu düşünüyorum. Tabii sürekli bir
sorun olarak karşımıza çıkan şey sansürleniyor olmamız. Ancak bunun da pozitif tarafları olduğunu
düşünüyorum. Bizi daha derin ve ince
düşünmeye, düşüncelerimizi rafine etmeye ve farklı ifade yolları bulmamıza
yönlendiriyor.
“Out of Focus” (Odak Dışı) adındaki,
flu kadın görüntülerinden oluşan fotoğraflarınız kendi kendinizi sansürleyerek
ortaya çıkardığınız bir seri mi?
SG: Evet, kesinlikle! Kadınların fotoğraflarını çekmek istiyordum
ancak vücutlarını gösterecek bir şekilde bunu yapamazdım. Fluluğu kullanmamın
bir başka sebebi ise kadınların toplumda hep ikinci sınıf muamele gördüğünü
düşünüyor olmamdı. Bir nevi siliklik, varla yok arasında...
Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?
SG: Son zamanlarda ilgilendiğim birçok proje
oldu. Birinin adı “Renk”. Çok canlı renklerle giyinen kadınları
fotoğrafladım. Aslında ne giydikleri belli bile olmuyor çünkü renkli plastik
tabakalar kullanarak görüntüyü deforme ediyorum. Yakınlarda üzerinde çalıştığım
bir diğer proje ise “West by East” (Doğudan Batı) idi. Barselona’daki bir sergi
için hazırladığım bu proje İran’ın kapalı bir toplum olması ve dışarıdan gelen
şeylere uygulanan sansür sonucu Batı’yı nasıl algıladığımızla alakalı. İthal
edilen ürünler üzerinde bulunan kadın figürlerinin karalanması, çizilip
kesilerek yok edilmelerini projenin ana malzemesi olarak kullandım. Şu an üzerinde çalıştığım proje ise savaş
teması etrafında dönüyor ve birçok farklı alanda çalışan İranlı sanatçının
işlerini bir araya getiriyor. Bu defa
kadınları işe katmadım ve yapmak istediğim şey savaş için reklam çekmek! İlk
aşamada sergiyi İran’da başlatıp sonra da yurtdışına taşımak istiyoruz. Sonraki durağı Londra olabilir belki de.
Fotoğrafın Avrupa’da uygulanışı ve yönü konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizin
izlediğiniz yoldan farklı bir yöne doğru eğildiğini hissediyor musunuz
fotoğrafın?
SG: Sanırım ana fark İran’da uygulanan sansürde
yatıyor. Avrupa fikirlerini ifade etmek konusunda çok özgür. Öte yandan
reklamın, medyanın çok kuvvetli olduğu bir toplum ve buna rağmen kadın vücudunu
neden hala çıplak kullandıklarını, neden sürekli bunu yinelemeleri gerektiğini
anlamıyorum.
Fotoğrafın belgesel, kurgu ya da kavramsal olması sizin için fark ediyor
mu?
SG: Benim için fikir
önemli. Teknik olan şeylerin kolayca
öğrenilebileceğini düşünüyorum.
Fikir sizin için estetikten daha mı önemli?
SG: Kesinlikle!
Sevdiğiniz, takip ettiğiniz fotoğrafçılar var mı?
SG: Erwin Olaf’ın fotoğraflarını
seviyorum. Polonya’da birlikte bir sergimiz olmuştu. O, “Royal Blood” adındaki işleriyle sergiye
katılıyordu. İran’da ise sevdiğim birçok fotoğrafçı var... Kaveh Golestan
sevdiğim bir fotoğrafçı. Bir önce ki
kuşaktansa Elliot Erwin’i seviyorum.
Bienalle eş zamanlı olarak geldiniz? Ne düşünüyorsunuz?
SG: Kimi işleri çok beğendim ama
genel manada biraz fazla video olduğunu düşünüyorum. Yani neden bir ifade
biçimine diğerlerinden daha fazla yer ayrıldığını anlamıyorum.
İstanbul’u daha önce görmemiş bir insan olarak, İstanbul konulu bu bienal
size ne ifade etti?
SG: Açıkçası gerçek İstanbul’un bu olduğunu
düşünmedim.
Neden?
SG: Birçok videoda sadece İstiklal
Caddesi’ni ve Beyoğlu’nu gördüm.
Anlıyorum ki İstiklal Caddesi gerçekten önemli bir mekan ama işler şehri
daha fazla kapsayabilirdi diye düşündüm.
Tahran’la İran’ın geri kalan kısmı arasında büyük bir fark var mı?
SG: Evet var.
İstanbul ve Türkiye’nin geri kalan kısmı arasındaki fark gibi
herhalde.
İşlerinizi genelde Tahran’da mı sergiliyorsunuz?
Genelde çünkü tüm galeriler
orada.
Fotoğraflarınızı dış mekanda sergilemeyi hiç düşündünüz mü?
Aslında evet ama daha yapmadım.
“Like Everyday” serimi Berlin’deki sergim için
ilan panolarına dönüştürmüştüm. Onları alıp köylere koymak istiyorum. Şu an için bu işim feminist bir sivil toplum
örgütünün ofisinde bulunuyor.
Geniş Açı, 2005
© Özge
Baykan