BİR RENK SİHİRBAZI
Refik
Akyüz, Özge Baykan, Deniz Özgür
Mayıs
ayının son günlerinde Abbas’tan gelen bir e-posta hepimizi heyecanlandırdı.
Renkli fotoğrafın sihirbazı Gueorgui Pinkhassov bir haftalığına İstanbul’a
geliyordu. Abbas, Pinkhassov’a bizden bahsettiğini ve kendisiyle tanışmak için temasa
geçmemizi yazıyordu. Hiç zaman geçirmeden Pinkhassov’a kendisiyle tanışmaktan
mutluluk duyacağımızı ve burada kalışı süresince yardımcı olabileceğimizi
belirten bir mesaj attım. Bu mesaja Pinkhassov’un geliş tarihinin geçmesine
rağmen bir yanıt gelmeyince, tanışma fırsatını kaçırdığımızı düşündüğüm
günlerde çalan bir telefon her şeyi değiştirdi. Arayan Pinkhassov’du. Ara
Güler’e uğrayacağını, kendisiyle orada buluşmamı söylemesiyle birlikte on
dakika içinde soluğu Ara Güler’in ofisinde aldım. Pinkhassov bize ertesi gün
için randevu verdi. Ertesi gün Sultanahmet’te kaldığı otelde buluştuğumuz
Pinkhassov’la belki de bugüne kadar tanık olduğumuz en uzun ve en renkli
söyleşiyi hiç içmediğimiz kadar çay içerek gerçekleştirirken, kendisinin renkli
dünyasına dalmaya çalıştık. Her ne kadar iletişim kurmakta kimi zorluklar
çektiysek de, bu ilginç fotoğrafçının zengin hayatına bir kapı açabildiğimizi
umuyoruz.
Söyleşiyi dilerseniz hikâyenizin başından
alalım kısaca. Fotoğrafa nasıl başladınız? Kimlerden etkilendiniz?
Fotoğrafa
çocuk yaşta başladığımı, takip eden yıllarda ise sadece fotoğrafçılıkta değil,
hayatın pek çok yönünde yaratıcı olan insanlardan etkilendiğimi söyleyebilirim.
Çocukluktan başlayan ilgim, sinematografi üzerine aldığım eğitimle pekişti. Bu arada
tanıştığım insanlar hayatıma yön vermem ve kendimi tanımam açısından oldukça
etkili oldu. Örneğin büyük Rus fotoğrafçı Alexandre Rodchenko… O da hem grafik illüstrasyonla ilgiliydi hem de
müzik konusunda çok yetenekliydi.
Peki profesyonel anlamda fotoğraf
hayatınız nasıl başladı?
1988’de
Magnum Photos’a girdim ve profesyonel fotoğraf
hayatım başladı. O zamana kadar henüz dergiler için fotoğraf çekmeye
başlamamıştım. Fakat Magnum’la birlikte asıl önemli
işlerim de başladı. İlk büyük işim 1989’da Ermenistan’daki büyük deprem üzerine
hazırladığım çalışmaydı. Çok büyük bir depremdi ve pek çok fotoğrafçı
Ermenistan’a gitmişti. Orada iki-üç hafta çalıştım. Fakat bu çalışmadan çok
önce, İstanbul’a benzeyen bir şehirde, Tiflis’te (Gürcistan) fotoğraflar çekmiştim.
Orası da inanılmaz güzellikte bir şehirdi. Hayatımda o zamana kadar hiç ‘hamam’
görmemiştim. İlk kez orada gördüm ve o kültürün bir parçası olan bu yapı çok
ilgimi çekti. Moskova o zamanlar, 1978’den itibaren devam eden politik bir
çöküş dönemi içerisindeydi. Her taraf tehlikeliydi ve insanlar sürekli diken
üzerindeydi. O dönemde Tiflis’in bu rahat, huzurlu, gevşek ve gizemli hali beni
çok etkilemişti. ‘Hamam’ da tamamen bu ruh halini sembolize eden bir kavramdı.
O zamanlar sadece siyah beyaz çekiyordum. ‘Hamam’ fotoğraflarının ilk
versiyonları da siyah beyazdı. Renkli çekmeye ilk vesilem ise, bir arkadaşımın
evleniyor olması ve benden evlilik seramonisini
renkli fotoğraflarla görüntülememi rica etmesi oldu. Çıkan fotoğraflara
baktığım zaman gerçekten rengi keşfettim. “Evet!” dedim “İşte bu!”
Daha önce neden denememiştiniz renkli
fotoğrafı?
Sevmiyordum,
renkli fotoğrafla ilgilenmiyordum. Çok turistik buluyordum. Renkli çekmeye
başladıktan sonra, Tiflis’e bir dahaki gidişimde, ‘hamam’ fotoğraflarını renkli
çektim. Sadece beş makara filmim vardı. Sonraları pek çok fotoğrafçı hamamda
fotoğraf çekmenin sırrını sordu bana. Biliyorsunuz, hamam çok sıcaktır. Bu
fotoğrafçılar da bir yığın şey denemiş, kameralarına plastik poşet takmaya
falan çalışmış. Benim bir sırrım olduğunu zannediyorlardı. Ben de dedim ki:
“Çok basit, hamam soğuktu!” Bu bir fırsattı yani. İyi fotoğrafçı olmanın özünde
de bu var sanırım, fırsatların geleceğini sezmek, beklemek. İyi fotoğrafçı,
yaratıcı olan tepkimeyi görebilir.
Ünlü yönetmen Tarkovsky’nin film
setlerinde çalıştığınızı biliyoruz. Nasıl çalışmalardı bunlar?
Tarkovsky
çok yaratıcı bir adam, ondan çok etkilendim. Çok elitist
biri olduğundan, ona ve film setine ulaşmak kolay olmadı; çok kendi içine
kapalı bir çevrede yaşıyordu. Onun yaptığı işte, filmlerinde bir ruh
görebiliyorum: Hüzünlü, melankolik, endişe verici ve son derece yaratıcı bir
ruh. Tıpkı Johann Sebastian Bach’ın
müziğinde olduğu gibi… Ondan öyle etkindim ki ben de aynı duyguları aramaya
başladım. Onunla iletişim kurma hayalim vardı. Ama bu kolay değildi.
Portfolyoma bakanlar bu duyguları yansıttığımı söylüyordu. Ona portfolyomu
gösterirsem beni anlayabilirdi, onunla bir iletişim kurabilirdim.
Nasıl fotoğraflardan oluşuyordu bu
portfolyo?
Sadece
natürmort ve peyzajlardan oluşuyordu. Zaten röportaj fotoğrafı çekmeyi
sevmiyordum, çünkü insanların özel yaşamlarının içine girmek gibi geliyordu bu
bana. İnsanları rahatsız etmek istemiyordum.
Yine de Tarkovsky ile röportaj yaptınız,
değil mi?
Evet
ama bu sadece gidip fotoğraflarını çekmek gibi bir şey değildi. Fotoğraf anlık
bir şeydir, hayattır. Aynen Cartier-Bresson’da olduğu
gibi… Benim için fotoğraf Cartier-Bresson’dur:
Tıpkı en iyi ressamın Leonardo da Vinci, en iyi müzisyenin de Bach olması gibi. 1979’da, Tarkovsky’nin arkadaşı Danielo Guero ile tanıştım
-kendisi senaryo yazarıdır- ve ondan da çok şey aldım. O dönemde Rusya’daki
durum biraz acayipti, pek çok fotoğrafçı propaganda fotoğrafları çekiyordu. Bu
tarz bir şeyi yapmaya çalışmak -Tarkovsky’nin yanında fotoğraf çekmeye
çalışmak- çok ilginç olacaktı. Evet, röportaj fotoğrafı çekmekten bir miktar
nefret ediyordum ama statik dengeyi sağladıktan sonra bu tip hikâyeleri
fotoğraflayabilirdim. ‘Hamam’ fotoğrafları da bunlardan biriydi mesela. Güzel
bir hikâyeydi, bu röportaj benim bir dergide yayımlanan ilk işimdi. Her neyse,
Tarkovsky’ye geri dönelim. Tarkovsky benden ailesiyle birlikteyken
fotoğraflarını çekmemi rica etti. Ben de çekmeye başladım. Daha sonra da bir
dergi için kendisinin fotoğraflarını çekmemi istedi. Birlikte çalışmaya
başladık. Bana dedi ki “Çekim için erken gel, sabah köpeğimle yürüyor
olacağım.” Ben de “Kaçta geleyim?” diye sordum, bana “Sabah 6’da.” dedi. Ben de
“Mümkün değil” dedim, “ben zaten sabah 5’te yatağa giriyorum”. Ama sonunda
gittim tabii ki. Dağın eteğinde, nehir kıyısında çok güzel bir evi vardı.
Fantastikti çünkü onunla beraber yürümek, vakit geçirmek çok ilginçti. Normalde
arkadaşlarımla beraber yürürken hep “Şuna bak, şuraya bak!” deyip dikkatlerini
çekerim bir şeylere. Ve o da tamamen böyle bir insandı. Bana “ Şuna bak, şunu
görüyor musun?” diyordu sürekli. Aç insanlar gibiydik; zamanı kovalayan, bir
andan ötekine geçişte küçük detayları yakalayıp mutlu olabilen… Enerji
yüklüydük. Tarkovsky ile yürürken her ayrıntıyı görüyorsunuz, her şeye
bakıyorsunuz, her şeyi almaya hazırsınız. Tarkovsky deli bir adam, hayatımda
gördüğüm en yaratıcı adamlardan biri… Aslında setinde sadece bilgi vermeye
yönelik fotoğraflar çeken bir kişi bulunuyordu, ancak o çok farklı bir
durumdaydı çünkü biraz asabi bir insandı. Tarkovsky ise daha rahat ve
soğukkanlı bir adam arıyordu. Böylelikle beni yanına kabul etti ve daha
yakınında tuttu. Sonuçta benim için o çok yaratıcı ve aslını, kendini
tekrarlamayan bir sanatçı. Örneğin, o film çekerken ben yanına gidip, “Ormandaydım,
harika bir şey gördüm.” dediğimde, “Nerede, nerede?” diye heyecanlanır, filmi
bırakır koşardı. Yani çok meraklı biriydi. Zaten bence merak, yaratıcılığın en
büyük tetikleyicisidir. En önde gelen şarttır. Paradan, rekabetten her şeyden
önce gelen tetikleyici unsur meraktır.
Tarkovski’yle çalıştığınız dönemle Magnum’da çalışmaya
başladığınız dönem arasında neler yaptınız? Magnum’a
girişiniz nasıl oldu?
Öncelikle
ne yapmak istediğimi bulmaya çalıştığım, kendi tarzımı oluşturmaya başladığım
bir dönemdi bu. Kendimi daha yakından tanımaya başladım, ruhuma, duygularıma
yakınlaştım. Tiflis’e her gittiğimde burada daha önce de bulunduğumu düşündüm
ama her seferinde bir başka bendim. Yani Tarkovsky’nin de söylediği gibi
kendini tekrar etmemeyi, diğerlerinden farklı olmayı öğrendim bu dönemde. Bunun
için Japonya’da çektiğim fotoğrafların bulunduğu kitabıma bakabilirsiniz,
sadece yirmi beş fotoğraf vardır bu kitapta ama fotoğraflar farklıdır,
birbirlerinden ve diğer fotoğrafçılarınkinden.
Japonya’ya çok uluslu bir proje
çerçevesinde gitmiştiniz. Hem projeyi hem de Japonya izlenimlerinizi biraz
anlatabilir misiniz?
Japonya
çok ilginç bir ülke. Oraya şehir kültürünü yansıtan büyük bir proje
çerçevesinde gittim. Japonya’nın kültürel şehirlerini gözlemledim, fotoğraflarını
çektim. Kültürelden kastım, her gün sergilerin açıldığı, etkinliklerin çok,
yaşamın hızlı olduğu bir yaşam. Mesela Moskova pek kültürel bir şehir değildir.
Projeyi şimdi Henri Cartier-Bresson
Vakfı’nın direktörü olan Robert Delpire yönetiyordu.
Karısı da fotoğrafçı Sarah Moon’dur.
Kısa bir projeydi, herkes kendine göre bir portfolyo oluşturacaktı, toplam
yirmi beş fotoğrafçı falandık. Her ülkeden belli fotoğrafçıları kabul
ediyorlardı, Rusya’dan da beni seçtiler. Benim için seçilmek kolaydı, çünkü Rusya’dan
az fotoğrafçı vardı. Orayı nasıl bulduğuma gelince… Pek çok fotoğrafçı
önyargılıydı, örneğin Fransa’dan gelen bir fotoğrafçı, Japonların çok tembel
olduğunu, her yerde (metroda falan) uyuduklarını, her yerin mekanik olduğunu
düşünüyordu. Bense tam tersine, çok büyük kültürel bir ülke olduğunu
düşünüyordum Japonya’nın. Bence Japonlar yeni dünya kültürü için çok önemliler,
artık enigma olarak adlandırılan yeni bir
Avrupalı-Japon kültürü var. Bu sosyolojik olguyu deşifre etmek için oraya
gitmem gerektiğini düşündüm. Bir resmi deşifre etmek için… Neden, neden böyle
bir karışım, neden böyle bir kompozisyon, bunun sırrı nedir? Bu ülkede böyle
estetik bir yaşamın başlamasının nedenlerini aramaya başladım. Mantıklı bir
yaratıcılık doğmuştu. Sonra anladım ki deniz memleketi olmanın büyük bir etkisi
var bunda. Deniz çok etkileyici estetik bir unsurdur, deniz ilham verir.
İlk başlarda röportaj fotoğrafı çekmeyi
pek sevmediğinizi söylediniz. Bu konuya bakışınız şimdi nasıl?
Evet,
sevmiyordum. Bunun tek nedeni de başkalarının özel hayatına girmek istememem, o
insanın neyin görüntülenmesinden hoşlanıp hoşlanmayacağını bilememem ve
bilmeden rahatsız etmek istemememdi. Hepsi bu. Ancak daha sonraları birçok
röportaj yaptım ama kendi yöntemimle, dengeyi bulmaya çalışarak. Gerçi sonra
düşünmeye başladım ki belki de insanlar bunu seviyordur.
Dergiler için çekim yaparken yanınızda
kimi zaman yazarlar da oluyor. Bu durum nasıl bir çalışma ortamı sağlıyor size?
Bu
belki bir şans belki de değil. Birlikte çalıştığım ilk gazeteci bir Fransız’dı.
Adı, Thomas Jonsan. Birlikte çalıştığım gazetecilerin
en iyisiydi. Fotoğrafa oldukça ilgiliydi. Çok görseldi. Benim gibi çok
meraklıydı ve birlikte iyi bir ikili olmuştuk. Ama sonradan yollarımız ayrıldı.
Bir dergi için çalışırken editör sizden görsel olmanızı bekler ve genellikle bu
çok zor bir şeydir. Editörler bazı fırsatları algılayamıyor. Dergiler için
fotoğraf çekerken iki yolunuz vardır: Ya bir yandan kendiniz için de çekersiniz
ya da sadece editörün istekleri doğrultusunda kendinizden isteneni çekersiniz.
Ama çok yaratıcı, büyük editörler de var. Örneğin New York Times’ın
editörü Caty Rives. O
fotoğrafçıya güvenir. “Ben şöyle bir şey düşündüm ama mümkün değilse tamamen
değiştirebilirsin.” der. Hiçbir konuda fotoğrafçıyı zorlamaz.
Rusya’da Sovyet Rejimi’nin çöküşüne tanık
olmuş birisiniz. Bu döneme ait izlenimleriniz neler?
Büyük
bir reaksiyon, gerçek bir devrimdi denilebilir. Rusya’da iki devrim oldu. Biri
çağı değiştiren devrimdi. Rusya, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa kültüründe barok estetiğin
öne çıktığı bir yerdi ve sanata değer verilen değer gelecekte eşine
rastlanamayacak bir seviyedeydi. Resimde, müzikte bir doruk noktasına
ulaşılmıştı. Devrim çok büyük bir kültürel değişime yol açtı. Gorbaçov zamanında yaşanan değişim ise yeni nesil için
büyük bir şanstı. Amerika’da, Fransa’da olan demokratik sistem kabul edildi ve
iletişim açısından önemli adımlar atıldı. Demokratik, sosyal bir devrimdi.
Ekonomik açıdan iyi oldu çünkü serbest ekonomiye geçildi. Artık daha açık bir
ülke Rusya, eskisi gibi kendi içine kapalı değil. Japonya da önceleri kapalı
bir ülkeydi. Sonra büyük bir patlama oldu, dünyaya açıldı. Bence böylesi daha
iyi. Kapalıyken pek çok ütopik şey, farklı bir mantalite vardı. Bu sosyo-kültürel patlamadan sonra, Rusya’dan göçler de oldu,
pek çok insan Amerika’ya gitti.
Peki siz Fransa’ya ne zaman gittiniz?
Fransa’ya
göç ettiğim söylenemez. Rusya’da doğdum, 1983’te Fransa’ya gittim, eşim
Fransız. Yani Fransız vatandaşı sayılıyorum, iki pasaportum var. O zamandan
beri zaman zaman Rusya’ya gidip geliyorum.
Siz çok seyahat ediyorsunuz ancak
fotoğraflarınız bilgi verici olmaktan daha çok duygulara, atmosfere yönelik.
Renkle gelen bir etki var fotoğraflarınızda, renk duygu içeriyor.
Hayır,
aynı zamanda bilgi de içeriyor bu fotoğraflar.
Yani kişisel demek istiyoruz, kendinizden
kattığınız çok şey var aynı zamanda.
Evet,
aslında analiz etmek pek de kolay değil bu tür şeyleri. Koşuşturmak, durmadan
başka yerlerde başka ülkelerde konu aramak zorundasınız. Suda boğulmamaya
çalışan bir çocuk gibisiniz; her şey yeni, koca bir dünyada yalnızsınız ve
kimse size yardım edemez. Çünkü ne okuldaki gibi öğretmeniniz var, ne de size
sürekli elini uzatan birileri. Ama bence fotoğraf okulundaysanız, okumak çok da
önemli değil, sadece sizi harekete geçirecek duygulara ve düşüncelere
ihtiyacınız var. Aynı hayvanlardaki gibi, önsezilere, neyin ne zaman olacağını
hissetmeye ve düşünmeye ihtiyacınız var. Fotoğraf öğretilecek bir şey değil.
Fotoğrafın geldiğini hissedersiniz, çekersiniz. Sonradan üzerinde analizi
yapılamayacak bir şey bu. Siz düşünene kadar fotoğraf kaçmıştır. Bu yüzden
sadece okulda öğrendikleriyle fotoğraf çekebileceğini düşünenler, fotoğrafa geç
kalırlar. Etrafı koklar, hareket eder ve fotoğrafı beyniniz daha bir şey
anlamadan önce çekersiniz, sonra anlarsınız. Düşünce sonradan gelir. Fotoğraf
okulundayken de bir sürü dergiye bakardık. Genellikle Çek dergileri olurdu
bunlar, çünkü Rus fotoğrafçıların çoğunluğu propaganda fotoğrafları çekerdi.
Yani gerçek fotoğraf yoktu, hikâye anlatan bir şeyler yoktu. Ancak Çek
dergilerinden yararlanabiliyorduk yani. Tabii fazla bir şey anlamıyorduk,
sadece fotoğraflara bakıyorduk, hızlı hızlı. Aslında
doğru olan da bu. Bir arkadaşımla sergiye gittiğimde ona hep fotoğraflara hızlı
hızlı bakmasını öneririm, önünde fazla durmadan. Bu
çok önemli: Öncelikle bilgiyi değil fotoğrafın sana vermek istediği duyguyu
özümsemek…
Geniş
Açı, 2003
© Özge Baykan