ORGANİK
FOTOĞRAFIN MODERN ÇAĞ BİLGESİ OLARAK ANDERS PETERSEN
Anders Petersen’i tanıyalı bir yılı geçti. İFSAK Fotoğraf Günleri
kapsamında bu yıl da İstanbul’a gelen Petersen İFSAK’ta, anlatılanlara göre olağanüstü geçen bir atölye çalışması
düzenledi. Onu birkaç haftalık İstanbul yaşamının son günlerinde röportaj için
yakaladık; yaşamdan, dostlardan, titreşimlerden, ateşten ve biraz da
fotoğraftan konuştuk. Bu röportajın yayınlanması çeşitli nedenlerden gecikti; Anders İsveç’e çoktan döndü. Muhtemelen şu aralar
düzenleyeceği en yakın akşam yemeği için kimleri çağıracağını düşünüyor ya da
bozulan arabasını tamir ettirmekle meşgul… Binlerce fotoğraf karesi karanlık
odasında…
Çok fazla sayıda
fotoğraf çektiğinizi biliyoruz. Neden?
AP: Çok fotoğraf çekiyorum. Çünkü aptalım. Okinava’dayken bir kadın vardı, yanındaki kadına yaklaştı
ve şöyle dedi: Şu histerik adamı gördün
mü? Cehennem gibi civarda dolaşıyor. Galiba İsveçli. Tabii ki o bendim. Ve bu
doğruydu. Fotoğraf çekerken çok çekiyorum, benim doğam böyle. Bir strateji
değil, yalnızca böyle. Bazen de bir fotoğraf çekiyorum ve o kadar iyi
hissediyorum ki, başkasına gerek kalmıyor.
Tatmin
olmadığınızı düşünüyor olabilir misiniz bir fotoğrafla?
AP: Bilmiyorum. Çünkü düşünmüyorum. Kalbimden
geliyor.
İnsanlarla
beraber olduğunuzda fotoğraf çekmeden, yalnızca onları görmek size yetmiyor mu?
AP: Tabii ki bazen sadece konuşmak da yetiyor.
Karşılaşmak önemli. Biraz da o anki duygusal durumunuzla ilgili.
Fotoğrafın esas
amacı ne?
AP: Güzel bir soru. Bence fotoğraf çekmek insanı
özgürleştirir. Ben böyle düşünüyorum. Fotograf en
demokratik medyadır, onu neredeyse tüm dünyada bulabilirsiniz. Ve bir
fotoğrafçıysanız, bunu meslek olarak yapıyorsanız, yasak odalara girmek için
olanağınız doğar. Özel durumlarda bulunabilirsiniz. Kamera bir çeşit
pasaporttur. Meraklıysanız tabii. Düşünme ve hissetme biçiminizi, yaşama
yaklaşımınızı özgürleştirir. Fotoğraf benim için kendime bakmanın, insanlara ve
kendime ulaşmanın sadece bir yolu.
Hepimiz insanız. Ama insanlara ulaşmak, onlarla iletişim kurmak
fantastik bir şey.
Fotoğraf olmasa
ne yapardınız insanlara ulaşmak için?
AP: Bilmiyorum. Yazıyla başladım, sonra resim yaptım.
Ama ikisi de benim için çok yalnızdı. Fotoğraf bir uyuşturucu, bir manyetizma.
Bir sihir. Böylece fotoğraf üzerine düşünmeye başladım. Aynı anda bir şey
oluyor. Duvara çarpıyorsunuz: Mükemmel
olmak zorundasınız. Bir şey ekleyemezsiniz. Bir şey çıkaramazsınız. Bir kritik
an, bir de kritik duygu var, bu ikisini birleştirmek zorundasınız. Geri
gidemezsiniz. Bu bir enerji. Çünkü fotoğraflar duygularla ilgili.
Çok hızlı
fotoğraf çekiyorsunuz.
AP: O yüzden de bu kadar çok çekiyorum ya..
O kadar hızlı
yaşıyor musunuz peki?
AP: Bilmiyorum. Oğlumla yaşıyorum. Oğlum hayatımda,
yaşadığım yerde huzur ve sakinliği sağlaması bakımından çok önemli bir yer
tutuyor. Evde neredeyse haftada iki kez
akşam yemekleri düzenliyorum. Arkadaşlarım için uzun süreler yemek pişirmeyi
seviyorum. Altı-yedi saat süren sohbetlerimiz oluyor. Arkadaşlarımla olmayı
seviyorum.
Kimler var
arkadaşlarınız arasında?
AP: Çok fazla fotoğrafçı davet etmemeye özen
gösteriyorum. “Sıradan” insanları çağırıyorum. Mesela bir akşam yemeğini
hatırlıyorum: Oğlum da vardı. Yemeğe bir katil, bir papaz ve bir de milyoner
bir borsacı çağırdım. Oturduk, konuştuk.
Nasıl
karşılaşmıştınız onlarla?
AP: Hepsi arkadaşım. Fotoğraf aracılığıyla tanıdım, dediğim gibi, kameram
benim pasaportum. Onlara bir papaz ya da bir katil olarak bakmıyorum. İnsan
olarak bakıyorum. Oğlumun söylediği şeyi hatırlıyorum: Hepsi ne kadar da
birbirine benziyor, demişti. Herkes birbirine benzer. Oğlum o zaman on iki
yaşındaydı ve bunu gördü. Hepimiz bir aileyiz.
İstanbul’ daki günleriniz nasıl geçiyor?
Fantastik! Üç haftadır buradayım. Günlerim büyük
ölçüde çalışarak, bakarak ve harika insanlarla karşılaşarak, konuşarak geçiyor.
Gözlemci olmak istemiyorum. Yakın olmak, konuşmak istiyorum. Çevremde her zaman
pek çok insan oluyor.
Biraz da
İstanbul’da İFSAK günleri kapsamında gerçekleştirdiğiniz atölye çalışmasından
bahsedelim.
Nasıldı sizin
için?
AP: Kendimi çok önemsiz hissettim orada. Harika
insanlardı: fotoğraflarının arkasında onların yaşama bakışını, hayallerini
yakaladım. Duydukları güveni ve inancı görmek, dünyanın kuzeyinde bir noktadan,
Stockholm’den gelen benim gibi basit adam için büyük bir deneyimdi. Çok
gevşemiş, çok mutlu hissettim. Burada bulunmamın tek büyük nedeni var; o da
İsveç’le Türkiye arasında pek çok ortak özelliğin olduğuna inanmam.
Öğrencilerinizle
ilişkiniz nasıldı?
AP: Güvenlerini ve fotoğraflarını görmekten mutluydum. Kendimi mutlu ve ayrıcalıklı bir
insan olarak görüyorum.
Büyük bir romantiğim.
Çok sıcak,
insancıl bir yaklaşımınız var. İnsanlara bakışınız, fotoğraflarınıza yansıyor.
İnsanları alışmadığımız tarzda fotoğraflıyorsunuz? Burada size önceden de
sorulmuş bir soruyu tazelemek gerekebilir. Fotoğrafta estetiği ne kadar
önemsiyorsunuz?
AP: Estetik çok basittir. Banaldir. Benim için
hepimiz bir aileyiz, tek estetik budur.
Özellikle gitmek
ve fotoğraf çekmek istediğiniz bir ülke var mı?
AP: Hayır, hiçbir şekilde. Fakat Avrupa’ya ilgi
duyuyorum. Japonya’ya, Türkiye’ye ilgi duyuyorum. Enerjiyi, midemi, kalbimi
hissettiğim yerlere ilgi duyuyorum. Ama bir başka açıdan da kalbim her yerde
çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız. Bir fotoğrafçı olarak beni sonuçlar
ilgilendiriyor. Önemli olan sadece iyi zaman geçirmek değil, fotoğrafın da
orada olması şart. İyi geçirilen zamanın sonuçları olmalı. Ama çoğu zaman
yaşanan andaki o titreşimleri kontaktlarımda bulamıyorum ve hayal kırıklığına
uğruyorum. Bu da benim çok kötü bir fotoğrafçı olduğumu gösteriyor. Ama daha
iyisine çalışıyorum.
Bu fotoğrafın
genel özelliği de olabilir.
AP: Belki de. Bir yandan da sonuçlara bakarken
kendimi yalnız hissediyorum. Fotoğraf çok yalnızlık gerektiren bir uğraş aynı
zamanda. Size yardım edecek kimse yok, o anda orda olmak zorundasınız. Doğru
yerde, doğru ışıkta olmak zorundasınız.
Hayatta
aradığınız en önemli duygular neler?
AP: Evet, peşine düştüğüm duygular var. Bu bir tür
açlık. İnsana, yakın olmaya, organik hissetmeye, hayvancıl
ve şehvetli hissetmeye açlık. Beden de bunun bir parçası. Çünkü ben organiğim ve
birine dokunduğumda hissettiğim sıcaklık ve titreşimi seviyorum. Nan Goldin, Antoine
D’Agata, Ken Schles’in fotoğraflarını da bu yüzden seviyorum. Fotoğraf
kendimle karşılaşmanın yolu. Başka
insanlarda kendimi arıyorum. Mükemmel bir günbatımını, güzel yüzleri
aramıyorum.
Görüşmeyeli bir
sene oldu. Bu sürede neler yaptınız?
AP: Almanya’ya, Danimarka’ya, Japonya’ya , Paris’e
gittim. Ama genelde fotoğraf çekmenin yanında baskı yapmakla meşguldüm. Kopenhagen’da yapacağım şimdiye kadarki en büyük sergim için
çalışıyorum. Şu an 350 fotoğraf var, bir retrospektif
olacak, ama yüzde altmışını yeni fotoğraflar oluşturacak. Benim için çok büyük
bir deneyim.
Dünyada şu an
olan olaylar sizi nasıl etkiliyor?
AP: Dünya felaketlerle dolu. Oyunlar oynayan çocuklar
ya da at koşturan kovboylar gibi görüyorum. İnsanları birbirinden ayırıyor,
insanların içine korkuyu sokuyorlar. Ben Türk olmakla, Taliban ya da Bush
olmakla ilgilenmiyorum. İnsan olmakla ilgileniyorum.
Fotoğrafın
dışında…
AP: İşte bu soru mükemmel. Kendi başına bu söz bile
mükemmel. Çünkü fotoğrafın, fotoğrafla hiçbir alakası yoktur.
Kendinizi nasıl
tanımlıyorsunuz? Uzmanı olduğunuz bir alan olarak…
AP :Hiçbir şekilde. Her konuda başlangıç
düzeyindeyim: Fotoğraf, yemek pişirmek, insan ilişkilerinde sadece en baştayım.
Nelerden
hoşlanıyorsunuz?
AP: Yemeyi, içmeyi, arkadaşlarla olmayı, iyi vakit
geçirmeyi, mutlu olmayı ama bir yandan da güvende olmamayı, hep bir basamak
yukarıya yönelmeyi seviyorum. Çünkü güvende olmaya inanmıyorum. Ancak bu
şekilde yaşamın ateşini bulabilirsiniz. Güvenlik, tuzaktan başka bir şey
değildir. Bütün insanlar buna ulaşmaya çabalasa da. Yaratıcılık her şeyin
tepesindedir. Yaşam ancak bu şekilde sizi vurabilir ve zihninizi açabilir. Ve
öğretmenim Christer Strömholm’ün sözünü hatırlıyorum:
Ölme, dedi. Ölme. Bu kadar basit. Bir o kadar da korkunç.
Bize verdiğiniz
pek çok ders var. Ama sadece fotoğraf üzerine değil. Felsefenizi bir kitapta
toplamayı düşünüyor musunuz?
AP: Bilmiyorum. Yazıya yakınım biliyorsunuz. Ama
derinleştikçe yazmam da zorlaşıyor. Yaratıcılığımın daha çok fotoğrafta
odaklandığını düşünüyorum.
Pişman oluyor
musunuz?
AP: Hayır. Geçmişe her baktığımda hala yaşıyor
olmaktan mutluluk duyuyorum.
Kendinize hangi
soruları soruyorsunuz?
AP: Mutluyken soru sormuyorum. Ama sık sık şunu sorarım kendime: en iyi şekilde nasıl bir toplumun
üyesi olabilirim? Bu fotoğraflarla mı
olabilir, yoksa kendimi çıplak olarak sunarak mı? Zihnimin karmaşık olması
gerektiğine inanıyorum. Bilgiye inanmıyorum. Statik bir durumum yok, bir aşağı
bir yukarı inip çıkan bir ruh halim var. Yaşlandıkça daha çok çocuksulaşıyorum.
Profesyonel olmakla ilgilenmiyorum. Sadece Anders
olmaya çalışıyorum. Fotoğrafa değil, bireylere, topluma inanıyorum.
Bu çağda
yaşamaktan memnun musunuz?
AP: Tamamiyle memnunum.
Değiştiremeyeceğime göre… Varım ve günü yaşıyorum. Carpe
diem. Günü yakala. Bu benim için çok önemli.
Dünya çok çabuk
değişiyor. İnsanlar değişiyor. Gelecek kaygısı taşıyor musunuz bu anlamda?
AP: Hiçbir şekilde korkmuyorum. Dünyanın iyiye
gittiğine inanmıyorum. Her yerde demokrasiyi arıyorum.
Politikayla ilgili değilim ama ilgilenmezseniz
politika sizinle ilgileniyor ve siz bir kurban olursunuz. Bunu biliyorum.
Sıradan
insanlarla ilgilisiniz….
AP: Sıradan... Ama sıradan insan kimdir? İsveç kralı
da olabilir. Herkes sıradandır. Fotoğraf insanlarla ilgidir. Cinsiyetinizle,
midenizle ve kalbinizle ilgilidir. Duygularla ilgilidir. Bir başka açıdan
bakıldığında iyi ve kötü fotoğraf yoktur. İnanılası fotoğraflar vardır. Her
fotoğraf özportrem olmak zorunda. Benim için
inanılası olan bu.
Fotoğraflarınızı
göstermek için önce kendinizin tatmin olması gerekiyor…
AP: Buna iki yönlü olarak bakmak gerek. Biri
fotoğrafını çektiğiniz kişiye, diğeri de topluma göstermek. Birincisi en zor
olanı. Café Lehmitz
fotoğraflarımın ilk olarak yine aynı kafede sergilenmesi benim için çok önemli.
Akıl hastanesinde çektiğim fotoğrafları da en önce hastalara ve hastaların
yakınlarına gösterip onay almam gerekti.
Defalarca sansür edildim. Ama olması gereken bu.
Fotoğraf, yaptığınıza karşı sorumluluk ve saygı
duymanızı gerektirir. Sanata inanmıyorum. Sanat yalandır. Üst sınıfa aittir.
Başka
fotoğrafçılarla çeşitli projeler için çalıştınız mı?
A: Özellikle Kennett Gustavson’la çalıştım. Harika bir fotoğrafçı. Ama ben
fotoğrafçılara fotoğrafçı olarak bakmıyorum. Dostlar olarak bakıyorum.
Atölye
çalışmanızı değerlendirdiğiniz seminerde Ed van der Elskerden bahsettiniz.
Onun gibi belgeseller yapmayı düşündünüz mü?
AP: Hayır. Ama onun ışığı kullanması, yaklaşımını
harika buluyorum. Benim için bir fotoğraf okulu gibi. O da benim gibi çok
romantik. Bu dünyada yaşayabilmek için romantik olmak zorundasınız.
Sevdiğiniz fotoğçılar arasında başka kimler var?
AP: Eugene Smith, Ed van der Elsken,
Robert Frank benim için fotoğrafa başladığım zamanlardan bu yana çok önemliler.
Ama artık benim için dans, bale, müzik, resim daha önemli. Çok okuyorum. Rimbaud, Baudelaire… Her gece yatmadan önce okuyorum. Pek
çok farklı kitabı bir arada okurum. Şiir seviyorum. Şiir müzik gibidir.
Fotoğraf ve müzik de birbiriyle çok bağlantılı.
Son olarak
kendinize sorulmasından en çok hoşlandığınız soruyu öğrenebilir miyiz?
AP: En sevdiğim soru, Bugün nasılsın, sorusu. İyiyim.
İyi bir ruh hali içindeyim. Yaşlı ama genç yüreği olan şanslı bir adamım.
Geniş Açı, 2002
© Özge Baykan