FİNLANDİYA’DAN YAZILAN ŞİİRLER
Finlandiyalı ünlü
fotoğrafçı Pentti Sammallahti sessiz sedasız İstanbul’dan geçti. İfsak Fotoğraf
Günleri kapsamında Basın Müzesi’nde “Finlandiya Manzaraları”, “Buzullardan
Hazar’a Uzanan Çizgide Rusya”, “Avrupa ve Asya’nın Gizemli Kentleri” adlı
sergilerle yer alan Sammallahti, Koudelka’yla yakınlık kurulan siyah beyaz
fotoğraflarıyla tam bir doğa gezgini olduğunu düşündürtüyor. Kuzeyin doğasını,
soğuğunu, denizini seven bir gezgin, doğaya, toprağa çok yakın bir
fotoğrafçı… İrlanda, Macaristan, Türkiye
ve Rusya’nın yanı sıra Nepal ve Fas’ı da fotoğraf projelerine dahil etmiş olan
Sammallahti ayrıca Helsinki Endüstriyel Sanatlar Üniversitesi’nde fotoğraf
eğitimi veriyor. Sammallahti konuşmaktan fazla hoşlanmadığını söylese de bizi
kırmadı; içten, biraz da çekingen tavrıyla sorularımızı yanıtladı. Çok sayıda
seyahatinden fotoğraflarına aktardıklarını bizimle paylaştı.
İsterseniz önce sizin “Book Art” projelerinizden başlayalım. Book Art
Türkiye’de yeni yeni bilinen bir kavram. Sizin için Book Art nedir?
PS: Yirmi yıldan fazla bir süredir basım
teknikleriyle yakından ilgileniyorum. Bu konuda çeşitli araştırmalar yaptım ve
üniversitede eğitim vermeye başladım. Book Art’ı bir kitabın dizaynından
edisyonuna dek geçen tüm süreç olarak tanımlayabiliriz. Book Art, bizim için
buydu. Öğrencilerim de fotoğrafın basımından kitabın son şeklini almasına dek
meydana gelen tüm süreçleri öğrenmesi için çalışıyorum.
Bir de Opus serileriniz var. Bunlardan kısaca bahseder misiniz?
PS: Yayımladığım projeleri “opus” olarak
adlandırıyorum. Önceleri yalnızca kendi işlerim için kullanıyordum. Ama
sonradan kimi yetenekli öğrencilerim de buna dahil oldular. 20 yıldan beri
36-37 kitap oluştu. “Opus” derken müzikle kurulmuş bir ilişki canlanıyor
insanın gözünde ama, aslında bu bir tür şakaydı. Her fotoğraf için birtakım
notalar yazdım, ama bir melodiyi temsil
etmiyorlardı. İnsanları gözlemleyerek onların temposunun bende çağrıştırdıkları
birtakım tınılardı bunlar sadece.
Müzik yazabiliyor musunuz?
PS: Hayır. Yalnızca
notaları okuyabiliyorum.
Fotoğraflarınıza genellikle panoramik görüntüler hakim.
Fotoğraflarınızda hayvanlara da sıkça rastlıyoruz. Siz kendinizi doğaya oldukça
yakın hisseden bir sanatçı olarak görüyorsunuz…
PS: Evet, doğayı ve
hayvanları seviyorum. Pek çok ülke dolaşıyorum. Pek çok insanla karşılaşıyorum.
İletişimimin insanlarla çok güç olduğunu görüyorum. Oysa hayvanlarla kendi
dilinizden konuşabilirsiniz ve gerçek iletişimi kurabilirsiniz. Bu konuda
Sibirya’dan bir hikaye anlatmak isterim. Komşu ülkeler olmamıza rağmen 1990’lı
yıllara dek Rusya’daki sıkı rejim nedeniyle bu ülkeye gitmemiz mümkün
olmuyordu. 1990’da Rusya’ya gittiğimde şoka uğradım. Çünkü her şeyin orada daha
iyi olacağını ummuştum. Savaş sonrasında politikalar çok temkinli idi,
Finlandiya’da edindiğimiz pek çok bilgi gerçekle uyuşmuyordu. Bir arkadaşımla
bir araya geldiğimizde bundan konuşuyorduk. O sırada arkadaşım: “Bu ülke
köpekler için bir cennettir.” dedi. Gerçekten de insanların bu kadar kısıtlı
bir yaşamı varken başı boş gezen köpeklerin varlığı bence de müthiş bir tezatı
temsil ediyordu. Bundan sonra köpeklerin fotoğrafları üzerine yoğunlaştım.
Hayvanlarla çalışmanız ve
anlaşmanız çok daha kolaydır. Hayvanlar
doğanın bir parçasıdır ve doğa, fotoğraf için sonsuz olanaklar sağlar.
Pek çok ülke dolaştınız.
Gittiğiniz yerlerde hangi ortak noktaları aradınız? Neleri çekmek istediniz?
PS: İlk zamanlar gittiğim
ülkeler üzerine önceden bir şeyler okuyup bilgi ediniyordum. Ama bunların iyi
fotoğraf çekmek için yeterli olmadığını gördüm. Önemli olan kendi gözlerimle
her şeyi yaşamaktı. Bir şeyleri anlıyordum; ama belki de anlamamak daha iyiydi.
Ben fotoğraf çekerken doğru bir durumda olup olmadığıma bakıyorum. Doğru yerde
miyim? Zamanımın çoğunu negatiflere bakarak ve neyin yanlış gittiğini düşünerek
geçiriyorum. Bu yüzden binlerce kare çekiyorum ve bunların içinden doğru kareyi
seçmeye çalışıyorum. Önceleri gittiğimde o ülkenin en önemli özelliği nedir, ne
çekilmelidir diye bakıyordum, ama artık
hiçbir biçimde böyle düşünmüyorum. Çektiğim yerlerin diğer ülkelerle ortak olan
ve onlardan ayrılan özellikleri zaten ortaya çıkıyor. Nepal’de, Sibirya’da,
Fas’ta fotoğraflar çektim. Sibirya için Gogol:
“Burada önemli bir şey yok demiştir. Ama Sibirya çok fazla şeyler sunan
dev bir ülke. Nepal’de ise göze çarpan en büyük özellik her şeye atfedilen bir
kutsallık. Türkiye’de de fotoğraflar çektim. Türkiye’ye gelir gelmez çok köklü
bir kültür içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Beş yıl önce bir haftalığına
İstanbul’da bulunduğum sırada bu köklü kültüre dair pek çok şey yakaladım.
Fotoğraflarınızla adeta şiir yazıyorsunuz. Fotoğrafların verdiği bir
yalnızlık etkisi var sanki.
PS: Finlilerin,
İskandinavlar içinde en melankolik ve karamsar olanlar olduğuna inanıyorum.
Benim fotoğraflarımda da o melankoli vardır. Yalnızlığı, karanlığı, soğuğu
benim fotoğraflarımda da bulabilirsiniz.
Finlandiya fotoğrafını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
PS: Ben İsveç fotoğrafının
Finlandiya fotoğrafından daha önde olduğuna inanıyorum. Finlandiya’dan da iyi
işler çıkıyor. Ben genel olarak Fin fotoğrafının belirli bir karakteri olduğuna
inanıyorum. İskandinav insanı çalışkan, dürüst, melankolik, sade insanlardır,
Finliler de buna dahildir. Bu da fotoğrafın genel karakterini son derece
etkiliyor, diye düşünüyorum.
Fotoğraf anlayışınızdan bahsedelim. Fotoğraflarda neyi göstermeyi
amaçlıyorsunuz en çok?
PS: Ben, bana mutluluk
veren şeyleri çekmeye ve bunu göstermeye çalışıyorum. Bence fotoğrafçının kim
olduğunun çok önemi yoktur. sanatçının kendisi dünyadır. Gerçekliğin
yansıtıcısı olarak bir ahlaka sahip olmalıdır. En başta da fotoğrafladığı
insana saygı duymalıdır. Bence fotoğrafçı için en büyük şey şanstır. Eskiden
yaşam üzerine fotoğraflarım üzerine pek çok plan yapardım. Ama şimdi yaşamı
planlayamayacağımı görüyorum. Bir fotoğraf üzerine çok fazla düşünmeden üst
üste çekiyorum, sonradan karar veriyorum. İstanbul’da iki gündür fotoğraf
çekiyorum ve yirmi beş film bitirdim.
Sizin bir de liderliğini yaptığınız bir grubunuz var ki birlikte yeni
teknikler geliştiriyorsunuz.
PS: Evet. Bu gruptakiler
çok farklı çalışmalar yapıyorlar. Fakat, ben tekniğin içeriği etkileyecek
şekilde kullanılmasıyla ilgilenmiyorum. Önemli olan kendinizi ifade ederken
uygun tekniği bulabilmektir.
Geniş Açı,
2002
© Özge
Baykan