PATLAMIŞ MISIR: İSMİYLE MÜSEMMA

Özge Baykan, Candan Kutay

 

20. İstanbul Fotoğraf Günleri’ne 4-19 Kasım tarihleri arasında Fotografevi-Koç Allianz Galerisi’nde açık kalan ‘PAT!’ başlıklı sergisiyle konuk olan Vedat Ozan’ın sadece fotoğrafları değil kendisi de çok renkli. Mecaz ve gerçek anlamında diyelim. Stüdyosundaki bir koltuk rengi diğerine, bir duvar rengi öbürüne

uymuyor. Hem de hoş sohbet. Bize portakal çayı da ikram etti. O sırada da sergiden konuştuk.

 

Şimdi bu ‘PAT!’ nereden çıkıyor, oradan başlayalım...

VO: Mısırdan çıkıyor. Normal mısırdan. Zaten afişte ve davetiyede de küçük harf kullanmamın nedeni oydu. Fotoğrafta kullanmadım. ‘Mısır’ fotoğrafı mı, ‘mısır’ fotoğrafı mı? Aklıma böyle bir fikir geldi ki, hoş bir şey olsun, ilgi çeksin. Serginin içinde de birtakım fotoğrafları patlattım. Tek bir fotoğraftan bile bir sergi yapılabilirdi. Çok daha ileride götürülebilirdi bu fikir ama artık bir yerde durmak gerekiyordu. Hakikaten tek bir fotoğraftan 70-80 tane yeni fotoğraf çıkabiliyordu.

 

Neden Mısır’ı seçtiniz?

VO: Mısır’a bir seyahat acentesiyle gittim. Bayram turuydu. Ben, karım, oğlum ve bir tur dolusu insan. Benim fotoğraf çekme anlarım çok keyifliydi. Görmüşsünüzdür Japonların fotoğraflarının çekildiği birkaç kare var sergide. Oradaki bir kişi fotoğraflıyor sonra koşup, dönüp bir diğerini fotoğraflıyor. Orada o karambolü fotoğraflamak benim için Krallar Vadisi’ni fotoğraflamaktan daha ilginçti.

 

O turist durumu fark edebiliyor. Ama Mısır’da yaşasaydınız mesela... Acaba yine böyle fotoğraflar mı çıkardı?

VO: Farklı fotoğraflar çıkabilirdi ama yine ben odaklı fotoğraflar çıkacağını düşünüyorum. Çünkü Mısır’ın gezi fotoğrafları değil, benim Mısır’ı gezme fotoğraflarım bunlar. Kendimi merkez almaktan kaçınmıyorum. Fotoğraf, benim için en fazla şiir yazamadığım, şarkı söyleyemediğim, resim yapamadığım, heykel yontamadığım kadar önemli. Araçlara bunun ötesinde önem vermek, insanı kendisini merkez alan içsel bir ifadeden uzaklaştırıp aracın kendisini tabulaştıran nesnel şablonlara yaklaştırıyor. Mısır benim için bu tip fotoğraflar açısından önemli bir örnek oldu. Benim verdiğim ve vermek istediğim şeyin karşısında olan şey çok ağır ve kuvvetliydi. Mısır’ın bana verdiğini değil benim Mısır’dan aldığımı fotoğrafladım.

 

Mısır’dan aldığınız neler var öyleyse?

VO: Mısır bizden çok daha canlı, gürültülü, karışık. Şaşaalı olan geçmişini bildikten sonra şimdiyi görmek... Hangisi gerçek şaşırıyorsunuz. Yunanistan da öyle. Antik Yunan’ı biliyoruz. Böyle referanslarla gittiğinizde gözleriniz bunları arıyor ve bunları görüyorsunuz. Ama hayal kırıklığına uğramadım. Piramitler hâlâ çok görkemli. Ama başınızı yere çevirdiğinizde o zamandan kalma korkunç bir renk ve doku zenginliği görüyorsunuz. Onları fotoğraflamak bana daha çekici geldi.

 

Daha önceki işlerinizde de değişik bir bakış, değişik bir açı görüyoruz…

VO: Ben fotoğrafa başlayalı iki buçuk sene oluyor. Daha önce çok fotoğraf sergisi, internet sayesinde birçok fotoğraf sitesi gezdim. ‘Ne yapayım ne edeyim?’ derken birisi İFSAK’tan bahsetti. Ben de telefon ettim, sonra temel fotoğraf seminerine başladım. Onun bitiminde de bir proje çalışmasına katıldım. O projenin konusu olarak ‘renkler’i seçmiştik. Benimki de onun içinde ‘Kırmızı’ diye çok kısa bir bölümdü. Oradan da ‘Kırmızı’ isimli saydam gösterisi çıktı zaten. İFSAK’ta Emin Altan ve Semih Gümüş’ün ısrarıyla Saydam Günleri’ne katıldım. Fotoğraf Günleri saydam gösterisi yarışmasına da katıldım. O yarışmada ödül olan saydam gösterilerinden biri oldu ‘Kırmızı’. Klasik, daha önce çok tekrar edilmiş fotoğraftan farklı şeyler yapmaya çalışıyorum. Yani bu benim dediğim ‘Fotoğrafı mı merkez alıyorsunuz?’ yoksa ‘Kendinizi mi merkez alıyorsunuz?’

Fotoğrafı merkez alırsanız ona uymak zorundasınız ama kendinizi merkez alırsanız biraz onu suiistimal etmek hakkını kendinizde görürsünüz. İkinci yaklaşım bana özgüven verdi. Daha sonra İtalya ve İngiltere’ye iki gezim olmuştu. Döndükten sonra o fotoğraflara baktım ve “Ben niye sergi yapmayayım?” dedim. ‘Tenezzül Edilmeyen Fotoğraflar’ adıyla, İngiltere ve İtalya fotoğraflarından ilk kişisel sergimi açtım böylece.

 

Genel-geçer İFSAK yapısından daha farklı işler üretiyorsunuz..

VO: Çok güzel belgesel işlerden keyif aldığımı biliyorum ve bir şekilde bunlardan besleniyorum. O insanların İFSAK’a girerken referans noktaları farklı olmuş olabilir. Benim referans noktam biraz daha farklıydı. Sonuçta yapı biraz daha zenginleşirse, benim fotoğrafım da bir İFSAK fotoğrafı olarak ortaya çıkabilirse çok hoş bir durum olur bu. Herkesin merkez olarak kendisini alması gerektiğini, yapmayanın aslında biraz kendini kandırdığını düşünüyorum.

 

Fotoğrafa başlamanız görece olarak geç oldu değil mi?

VO: Fotoğrafa kırk üç yaşında başladım. Bu kırılma noktasını tam tarif edemeyebilirim aslında ama dayanılmaz bir arzuyla kalkıp bu işe başladığıma göre herhalde artık bir şey birikmiş, onu yapmışım diye düşünüyorum.

 

Çok fotoğraf çekiyor musunuz?

VO: Devamlı fotoğraf makinesi ile dolaşmıyorum. Toplu halde fotoğraf çekmekten hoşlanmıyorum, toplu halde bir yere gidildiği zaman fotoğraf çekemiyorum. Tek başıma bir yere gittiğim zaman makine yanımdaysa, fotoğraf çekmek gibi bir niyetim olmadan o andan keyif alıyorsam ve zorlamazsam kendimi fotoğraf çekebiliyorum

 

Arka arkaya fotoğraf çektiğiniz oluyor mu?

VO: Çekerim. Yanımdaki otuz filmi üç günde bitiririm ama sonra dört ay hiç çekmem.

 

Çağdaş sanatlara yatkın duran bir fotoğraf anlayışınız var. ‘Sıkıntı ve Gökkuşağı’ sergisinde çağdaş işler üreten sanatçılarla birlikte yer aldınız. Serginin küratörü Levent Çalıkoğlu size nasıl ulaştı?

VO: Benim işlerimi görmüştü. Fotoğrafımla ilişki kurduğuna inandığım bir insandır. O yüzden zaman zaman çektiğim fotoğrafları böyle renkli fotokopi yapıp gönderirim. Fotoğrafla ilişki kurmak derken illa beğenilmesi şart değil, bunun altını çizmek istiyorum. Çünkü beğenmezseniz bile, o olumsuzluk hissi de bir ilişki kurduğunuzu gösterir.

 

Sergilerinize dair ne tür tepkiler alıyorsunuz?

VO: Tepki genelde fotoğrafçılardan gelir ama yorum yapmazlar. Onun dışında tek tük şu fotoğraflar daha iyi diyenler olur ama sergi daha farklı bir şey, sergide bütünlüğe bakmak lazım öncelikle. Tek tek fotoğraflara baktığım zaman hatalar olabilir. Renk ve ışıkta hata yaptığımı çok kolay kabul etmeyebilirim çünkü o konuda çok ilgiliyim. Netlik konusunda çok bir takıntım yok. Sonuçta serginin, isminden afişine bütüncül bir kavram olduğunu anlamak lazım.

 

Serginin yerleştirmesi de çok önemli tabii… Örneğin sizin serginizde yere ya da tavana yapıştırılmış fotoğraflar vardı.

VO: Serginin yerleştirilmesi de bunun bir parçası. Bir arkadaşım sermekle sergilemek arasındaki farkı göstermiş olduğumu söyledi bu sergiyle. Gezenler arasında yerdeki fotoğrafları düşmüş sanarak söküp yerden almak isteyenler oldu. Mekânla ilişkiye de girmiş oldu böylece insanlar.

 

İnsanları çekmiyorsunuz pek…

VO: Çekemiyorum insan fotoğrafı. Utandığım için değil, çekmemeyi tercih ediyorum. İnsansız fotoğraflardan çok daha fazla etkileniyorum. İçinde insan öğesi olmayan fotoğrafın da insana dair çok fazla şey söylediğini düşünüyorum.

 

Bundan sonraki planlarınız?

VO: Bir sergi planlıyorum ama illa olacak diye de bir şey yok. İlla bir albüm yapmak isterim ama maddi olanaklar söz konusu.

 

Son olarak?

VO: Formu bilmeden deforme edemezsiniz diyorum. Bu iki olgu, zıtların birliği ilkesine uygun olarak var. Soyut bir şey yapıyorum diye forma dair hiçbir bilgi olmadan deformasyon yoluyla soyut fotoğraflar çekmeye çalışmak çekilen fotoğrafları sarkıtıyor, iç rahatlığıyla anlam yüklenemeyecek hale getiriyor.

 

Geniş Açı, 2005

 

 

interviews

photography

 

 

© Özge Baykan