PARÇALI ERKEK ESTETİĞİ – John Coplans

John Coplans özportre konusunda önde gelen isimlerden. Altmış yaşından sonra, 1984’te çekmeye başladığı geniş özportre serisi ile fotoğraf tarihinde farklı bir yer edindi. Kimi zaman bakanı irkilten, kimi zaman da meraklandıran yakın plan el, ayak ve gövde parçalarından oluşuyordu seri. Coplans yüzünü hep fotoğrafların dışında tuttu. Bu da özportrelerini kendi kimliğinden olabildiğince soyutlamasını sağladı.

Kariyeri boyunca Coplans’ın fotoğrafçılıktan çok ressamlık, yazarlık, eleştirmenlik ve küratörlük gibi yönleri öne çıktı. Sanat dünyasına ressam olarak girdi; daha sonra resmi bırakarak yazıya geçti. 1980’de yazdığı son yazıda fotoğrafın kendisi için uygun bir ifade aracı olduğuna karar verişini şöyle anlatıyor: “Yazmaya başladığımda resmi bıraktım. 20 yıl geriye dönüp resme başlayamazdım. Aradan çok zaman geçmişti. Yeni, canlı, taze bir şeyi nasıl ortaya çıkarabilirdim? Hakkında hiçbir şey bilmediğim ve bana kendimi keşfetmem için şans verecek  bir şeye ihtiyacım vardı. Bu da fotoğraftı.”

Coplans bu yolla fotoğrafı öğrenirken bir yandan da insanlık hakkında da bilgi sahibi oluyordu. Coplans “bilgi”nin ihtiyacını her zaman vurgulamıştır. Ona göre insan eyleminin önemli bir kısmını bilgi oluşturur. Bilgi edinme çabasını ise özportreleriyle şöyle bağdaştırıyor: “Benim bedenimin aslında herkesin bedeni olduğuna karar verdim. Tıpkı genlerimin tüm insanlığın paylaştığı genlerle aynı özellikleri taşıması gibi. Hem kadın, hem de erkektim. Böylece kendimi hem bir erkek hem de bir kadınmış gibi çekmeye başladım.  Fotoğraflarım ırk ve zaman etkilerinden kurtuldu; tüm insanlığı temsil etmeye başladı.”

Yapıtlarının evrenselliğine inanan Coplans’e göre özportreleri insanlığın genetik tarihini anlatıyordu bir bakıma. 2. Dünya Savaşı sırasında Afrika’ya, ardından da Burma’ya giden Coplans’in orada yerli halkla iç içe olduğu, kimi zaman onlarla çeşitli tehlikeleri beraber yaşadığı, onların dilini öğrendiği göz önüne alındığında insanlığı bir bütün olarak ele almasının nedenlerini anlamak kolaylaşıyor. Coplans tanıdığı kültürlerin insanlarını bir turist ya da bir antropologtan çok daha farklı bir gözle değerlendirdiğine inanıyor. 

John Coplans özportrelerine için her ne kadar soyutluk ve cinsiyetten yoksunluk gibi özellikler yüklese de fotoğraf lar çeşitli yorumlara açık bulunuyor. Özportrelerde fotoğraflara konu olan; ilerleyen yaşın getirdiği kırışmış, sarkmış, kalınlaşmış deriye sahip, kıllı ve benlerle, yara izleriyle dolu bir erkek bedenidir. Bu beden fotoğrafta genel olarak kabul gören nü figürlerinden çok daha farklı bir imaj çiziyor. Öyle ki John Coplans’in fotoğrafları kimilerince fotoğrafta heteroseksüel erkeğin bedeninin gösterilemeyeceği ve temsil edilemeyeceği tabusunu ortadan kaldıran önemli yapıtlar arasında sayılıyor.

Coplans siyah beyaz özportrelerini üç dört metreyi bulan dev boyutlarda çoğaltıyor, bazen da parçalara bölüyordu. Beyaz, nötr bir fon arkasında görülen yaşlanmış beden bu parçalanma sebebiyle kimi zaman herhangi bir seksin özelliklerinden yoksun olarak algılanıyor. Fotoğraflardaki  soyutluğu Coplans bu şekilde sağlıyordu. Böylece Coplans portrelere yüklenebilecek çeşitli erotik anlamları da ortadan kaldırmış oluyordu.

Bu özportre serisi erkek bedenini tüm cesurluğuyla sergilemesi açısından bakıldığında çarpıcı bir gerçekliği de barındırıyor.  Billboard’larda, moda dergilerinde ve filmlerde izleyiciye empoze edilen ideal figürden çok uzakta, dürüstçe teşhir edilen beden izleyicide korku ve küçümsemeyle karışık bir tepki doğuruyor. Bu tepki, erkek bedeninin tüm kabalığıyla ortada durmasından kaynaklanır. Özportreler ideal vücut ölçülerine sahip olamadığı için medya araçlarından dışlanmış bir çoğunluğun temsili olarak  izleyicinin karşısına çıkmaktadır. Geleneğin baskı altında tutarak yasakladığını gösteren John Coplans bu noktada Mapplethorpe ile benzeşiyor.  Mapplethorpe da Coplans gibi, savaş sonrası Amerikan portre fotoğrafçılığında cinsiyet ve yaş estetiğini sorguluyordu.

John Coplans fotoğrafları hakkında şöyle diyor:

“Nasıl olduğunu bilmiyorum; fakat bu fotoğraflardan biri için poz verirken geçmişe dalıyorum. Poz veriyorum ve ortaya ne çıktığını bilmeden önce kendimi bir hayal içinde kaybediyorum. Başka bir yerdeyim, başka bir yaşamda başka bir insanım. Bazen geçici bir olay bir görüntüye sebep oluyor gibi görünüyor; ama bunun üzerine düşününce çok uzun  zaman önce olmuş bir olayı genellikle belleğimde yaşatmadığımı görüyorum. Bu süreç oldukça garip. Bir andan diğerine geçerken zaman yolculuğunun  gücü sönecek  mi; bir sonraki fotoğraf seti nasıl olacak  asla bilmiyorum. Fotoğraflarım içten, dürüst; yalnızca ölçülerinde ve netliklerinde birtakım düzenlemeler yapıyorum.”

John Coplans  insan bedeniyle dünya arasında benzeşimler kurmamıza olanak sağladığı özportreleriyle fotoğrafçılık tarihinde  kendine özgü bir konumda duruyor. Performansa da bir anlamda yaklaşan, güzeli ve ideali sorgulayan farklı estetiğiyle bu seri izleyiciye, zihninde varolan estetik  kalıpları yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyurarak tabuların yıkılışına olanak sağlıyor.

 

Bazen kendini savunan bir kale, bazen bir manzara resmi, bazen de bir insan yüzü… Yorumlara, kısacası düş gücüne son derece açık fotoğraflar… “Parça”lara konsantre olundukça çağrışım gücü de artarken gerçeklik ile soyutluk bu özportrelerde hassas bir dengede iç içe geçiyor. Bu yıl 80 yaşına basan John Coplans yepyeni fikirlerle özportre çekmeye devam ediyor.

 

Geniş Açı, 200o

 

 

texts

photography

 

 

                 © Özge Baykan