İSVEÇLİ ÖĞRENCİLERİN KAMERASINDAN İSTANBUL

 

İsveç Norden Fotoskola’dan bir grup öğrenci eylül-ekim aylarında beş hafta boyunca İstanbul’un çeşitli yerlerinde seçtikleri proje konuları üzerine çalıştı. Aleviler, Kürtler, Ulaşım, Çingeneler, Clubbing Kültürü, Metal Müzik gibi konuların ele alındığı çalışmaların bir kısmı kasım ayında İfsak Fotoğraf Günleri kapsamında sergilendi. Biz de beş hafta sonunda, Norden Fotoskola’dan Stefan Bladh, Barbro Vivien ile projeler ve Türkiye’de edindikleri izlenimler üzerine konuştuk. Öğrencilerin Türkiye’ye gelmelerinde büyük rol oynayan hocaları Halil Koyutürk de sohbetimiz sırasında bizimle beraberdi.

 

Öncelikle projenin genelinden bahsedelim... Hangi konuları, neye göre belirlediniz? Kaç kişilik bir grupla geldiniz? Nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

SB: On yedi öğrenci, ikinci yılın final projesi olarak buraya geldik. Daha önce birinci sınıfın sonunda da bir proje yapmıştık. Geçen yıl Yunanistan’da çalıştık. Bu yılki projeyse daha kapsamlı. Beş haftadır buradayız. Daha önce İngilizce konuşulan ülkelere gidiliyordu. Sanırım bu sene ilk kez İngilizce’nin konuşulmadığı bir ülkeye geliyoruz. Elbette İngilizce de anlaşabiliyoruz burada, fakat yaygın olarak İngilizce konuşulan bir ülke değil Türkiye.

 

Konuları nasıl belirlediniz...

SB: Hepimiz için üst başlık İstanbul’du. Alt başlıklar da din, kültür, aile gibi sıralanıyordu. Bunların içinden bu kategorilere göre Kürtler, Aleviler, Çingeneler gibi konular seçtik.

Boğazla ilgili, ulaşımla ilgili çalışanlar da oldu. Bir arkadaşımız iki genç kızın yaşamından fotoğraflar çekti. Biri geleneksel, diğer modern, batılı bir yaşam sürdüren iki kızın portresiydi. Örneğin bu projenin Türkiye için iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Tabii konularını geldikten sonra da değiştirenler oldu. İsveç’te bu projeye başladığımızda kimimiz şanslıydı, oralarda araştırma yapabildi. Ama kimi için bilgiye ulaşmak çok zordu. O esnada İfsak bize çok büyük yardım sağladı. 

 

Türkiye’ye gelmenizin sebebi Halil Koyutürk, değil mi?

SB: Evet, gelinen ülkeyi öğretmenler belirliyor. Buraya gelmemizi ona borçluyuz aslında....

 

Stefan, bize kendi çalışmanı biraz anlatır mısın?

SB: Ben burada çingenelerle çalıştım. İlk iki hafta 5-6 bölgede durumun bir fotoğrafını çekip biraz araştırma yaptım. Onları sadece “Çingeneler”, “Romanlar” olarak adlandırmak çok zor.

“Çingene” olarak  adlandırılmak istemiyorlar, Türk olduklarını söylüyorlar. Bu tarz kimlik sorunlarını inceledim. Sonra bir arkadaşla Edirnekapı’ya gittik. müzisyenler, oraya geliyor müzik yapıyor, bir köprünün altında yaşıyorlar. Evleri yok. Onlarla üç hafta beraber oldum. Aslında bir iki gün önce onlar da köprüden taşınıp Sulukule’de bir odaya yerleştiler. İşin ilginç kısmı, son günlere doğru bana, “Biz çingeneyiz” demeye başladılar. Baştaki güvensizlik kaybolmuştu, projenin son günlerinde.

 

Daha önce de bu konuda çalışmış mıydın?

SB: Evet. Geçen sene Yunanistan’da, bu yıl da Bosna’ya yaptığım bir gezide çingeneler üzerine çalıştım.

 

İsveç’teki çingeneler hakkında neler söyleyeceksin?

SB: İsveç’te çingeneler çok küçük bir azınlık ama, İsveç’te de varlar, her yere yayılmış durumdalar.

 

Finlandiya çingenelerinin balo kıyafetlerine benzer kadife kabarık etekli elbiseleri çok ilgimi çekmişti. Bu sanırım oradaki çingenelere özgü geleneksel bir kıyafet...

SB: Evet, sadece Finlandiya’daki çingenelere özgü bir kıyafet o aslında. Hatta öyle ki bugün Kapalıçarşı’da aynı tarz kıyafetlere sahip beş Finli çingene kadın gördüm, “nerelisiniz” diye sordum. Finlandiya, Helsinki’den geliyorlardı. İsveççe konuşmaya başladık...

 

Barbro, senin projen nasıl gelişti, konuyu nasıl seçtin?

BV: Ben Alevileri çalıştım. Gelmeden önce Türklerin dini üzerine okurken sadece Sünnilerden bahsedilmesini ilginç buldum. Diğer mezhepler neredeydi? Sonra internette araştırma yaptım ve 25 milyon insanın Alevi olduğunu öğrendim. Bunlardan pek bahsedilmiyordu ama. Böylece konuyu işlemeye karar verdim.

 

Nasıl çalıştın?

BV: Başta Karacaahmet’te olmak üzere Birçok cemevini ziyaret ettim.   Orada çeşitli insanlarla tanıştım. Beni evlerine davet ettiler. Ben de beş haftadır çalışıyorum.

 

Bu son beş hafta çalışma sürecinde karşılaştığınız insanlarla ilgili edindiğiniz izlenimlerinizi neler oldu?

BV: Bence çok sıcak davranıyorlar insanlar. Sanırım Alevileri çalışmak için iyi bir zamanlama seçmiş olmamım da etkisi var bunda. Çünkü beş yıl öncesine dek Aleviler kültürlerinden bahsedilmesini istemiyorlardı. Oysa şimdi anlatmak için istekliler. Herkes bana çok yardım etti.

 

SB: ben de aynı şeyi söyleyebilirim. İnsanlar benim amacımı anladılar. Bana çok az haklara  sahip olduklarından bahsettiler. Sistemin çok dışındalar. Çalışırken hiçbir problem yaşamadım.

 

Bireysel mı çalıştınız? Yoksa her projeyi birkaç kişi mi yürütüyordu?

BV: Tek başımıza çalışıyorduk. Fakat Türk arkadaşım yardımcı oldu bana. Çünkü insanlar muhabir olup olmadığınızı bilmek istiyorlar. Bu konuda onların güvenini kazanmak zorundasınız.

 

SB: Ben de bir arkadaşımdan yardım aldım. İlk iki hafta beraber  çalıştık. Daha sonra ben yalnız devam ettim.

 

Dil problemi çektiniz mi?

BV: Hayır.

SB: Ben problemler yaşadım. Ama o zamanlar Halil’i arayıp yardım isteyebiliyordum.

 

Türkiye’yle ilgili edindiğiniz izlenimler? Türkiye’ye ilk gelişiniz mi?

BV: Evet, ilk gelişim. İlk izlenim olarak, insanlar arasındaki farkın büyüklüğünün dikkatimi çektiğini söyleyebilirim. Çok zengin insanlar ve çok fakir insanlar var. Geldiğimin ikinci günü bir hastaneye gittim. İşlerin nasıl yürüdüğünü gördüm orada. İsveç’ten çok farklı. İsveç’te çok fazla vergi ödüyoruz ve bunun karşılığında bedava hastanelerden yararlanabiliyoruz, burada bu sistem yok ve insanlar metrelerce uzun kuyruklarda saatlerce bekliyorlar büyük zorluklar içinde. Paran varsa iyi bir ülke ama yoksa çok büyük zorluklar içindesin.

 

SB: Ben de aynı şeyi düşünüyorum. İnsanlar kendi işleri dışında bir yerden para almıyorlar. Bazen masaya koyacak ekmek bile bulamıyorlar. Bazen masaları bile olmuyor.

Benim için ilk izlenim  buydu. Ama mutlaka bahsetmem gereken şey, Türklerin misafirperverliği.

 

BV: Herkes çok cömert ve arkadaşça yaklaşıyor. Fotoğraf makinem için sahip olduğumdan büyük bir objektife ihtiyacım olduğunda hemen üç kişi birden “benimkini kullanabilirsin”dedi bana. Böyle bir şey İsveç’te asla olmaz.

 

İsveç’ten konuşalım biraz da... Türkiye’ye geldiğinizde ilk izleniminiz sosyal devletin işleyişine ilişkin oldu anladığım kadarıyla. Türkiye’den bakıldığında İsveç gerçekten de iyi işleyen bir sosyal devlet sistemine sahip. Son seçimleri de yine sosyal demokrat Persson kazandı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

BV: Sistem giderek çöküyor, insanlar arasındaki farklar büyüyor. 80’lerde mutlu günlerimiz oldu. Ama 90’larda her şey bozulmaya başladı.

 

SB: Bizim de büyük problemlerimizi var. Ama Türkiye ile karşılaştırınca tabii ki hala çok iyi.  İsveç’te hala devletten yardım alabiliriz ihtiyacımız olduğunda.

 

Burda bulunduğunuz süre içinde “Türklük”e dair kafanızda nasıl imajlar oluşturdunuz?

BV: Bilemiyorum. Her şey son derece birbirine girmiş... Belki İstanbul dışına seyahat imkanımız olsa daha doğru bir karara varabilirdik. İstanbul hem doğulu, hem batılı. Burada seçim yapmak için daha özgürsün. 

 

Kafanızda Türkiye’yle ilgili neler değişti, bu beş hafta boyunca?

BV: Ben Türkiye’de kadın olmanın daha zor olduğunu düşünüyordum. Kültürel ve dini farklılıklardan dolayı. Ama geldikten sonra gördüm ki, neredeyse batı Avrupa’dakinin aynısı.

 

SB: Ben on yıl önce Türkiye’ye gelmiştim. Antalya’ya... Ama o turistik bir geziydi. Bu kez gelmeden önce düşündüğüm şeyleri burada doğruladım, diyebilirim. Çingeneler üzerine ürettiğim düşüncelerin doğruluğunu gördüm. Burada sistemin dışında, haklardan yoksun olarak yaşıyorlar ve kimliklerini saklama eğilimindeler.

 

Peki, bir seçim olarak fotoğraftan bahsedecek olursak... Eğitimin almak için neden fotoğrafı seçtiniz?

SB:   Daha önce grafiker olarak çalışıyordum ve burda fotoğrafı zaten kullanıyordum. Fotoğrafı işimin yanı sıra yapıyordum. Kendimi geliştirmek ve fotoğrafı öğrenmek istedim. Fotoğrafçı olarak hayatın  pek çok iyi yönünü birleştirebilirsin. Pek çok insanla tanışabilirsin. Kamerasız asla yaşamayacağın şeyleri yaşayabilirsin. Mesela bu insanlarla kameram sayesinde köprünün altında uyuyabildim.

 

İleride ne yapmak istiyorsun?

SB: Serbest fotoğrafçı olarak çalışmak ve kendi projelerimi gerçekleştirmek istiyorum.

Belki bir dergi için de çalışabilirim.

 

BV: Ben de fotoğraf çekiyordum kendim için. Sonra oyunculuğa başladım. İnsanlara başka başka hikayeler anlatmayı seviyordum. Fakat bunu tiyatroyla yapamayacağımı gördüm.

Sonra fotoğrafla hikayeler anlatabileceğimi düşündüm. Ben röportajlar yapmayı seviyorum. Basın fotoğrafçılığı değil de uzun soluklu projeler. İnsanlarla olabildiğince uzun kalmak, çalışmak... Bu benim hayalim.

 

En sevdiğiniz fotoğrafçılar kimler?

SB: Fransız fotoğrafçı Luc Delahaye bu aralar çok ilgimi çekiyor. Winterreise kitabı çok etkileyici. İsveç’ten de Anders Petersen, Lars Tunbjörk ve tabii ki Christer Strömholm.

 

BV: Mary Ellen Mark. Onun çalışma tarzını, dürüstlüğünü seviyorum.

 

Halil Koyutürk siz bu proje hakkında neler söyleyeceksiniz?

HK: Bu proje benim dört yıl önce hayalimden geçen bir projeydi. Sonra bir yıl önce bunu gerçekleştirebilir miyiz diye konuştuk. İfsak’la görüşmeler oldu. İstanbul’a gelip ön çalışma yaptık. Dil, otel ve fotoğrafların banyosu sorunlarını da çözdükten sonra dokuzu bayan sekizi erkek olmak üzere yaşları 22 –32 arasında değişen 17 kişiyle geldik.  Burda ana temamız demokrasi. Demokrasi altında altı konumuz var. Aile, gece hayatı, şehir hayatı, kadın hakları, çocukların durumu, okullar, gençler... gibi konuları öğrencilere sunuyoruz. Araştırma yapıyorlar, bizden izin alıyorlar. Ön çalışmaları onaylandıktan sonra 4-5 ay bilgi topluyorlar. Buraya geldikten sonra farklı projelere de girebilirler. Ama yüzde doksan daha önceden istedikleri projeleri gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

 

Çıkan fotoğraflardan, hocaları olarak memnun musunuz?

HK: İki hafta sonra herkes onar filmi yıkattı, onları değerlendirdik. Fotoğrafların seviyesinin daha yüksek olmasını tercih ederdik. Bilmediğimiz bir nedenden dolayı fotoğrafların seviyelerinde farklılıklar vardı, yani zigzaglar biraz daha farklı. Fakat bu ara dönmeden sonra umarım daha iyi bir sonuç çıkar. Zaten ortalama 70-100 arasında makara resim çekti öğrencilerimiz. Buna göre kişi başına en az altı tane iyi fotoğraf olması gerekiyor. Bu fotoğrafların bir çoğu kasım ayında İstanbul’da sergilenecek. Sonra Ocak 2003’te daha gelişmiş bir halde İsveç’te Stockholm’de sergi haline getirilebilecek.

 

Son olarak Nordens Fotoskola’dan biraz bahseder misiniz?

HK: İsveç’te Nordens Fotoskola’nın yeri büyük. 30-40 yıllık bir geçmişi var. Geçen yıl kendisini kaybettiğimiz Christer Strömholm’den gelen bir gelenek var. Nordens Fotoskola kendi alanında oradaki yegane okul, hem girilmesi çok zor, hem eğitimin seviyesi gerçekten çok yüksek. Üç yıllık bir eğitim veriyoruz. Yerimiz Stockholm’e 70 km uzaklıkta ufacık bir ada. Okul yatılı. Yaş sınırlaması yok. Liseyi bitirmek yetiyor girmek için. Bazen liseyi bitirmeden de alıyoruz. Bu durumda öğrenciler eksik derslerini okulumuzda tamamlayabiliyor. Okulun masrafları devlet tarafından karşılanıyor, dolayısıyla okul ücretsiz. Eğitim İsveççe. Fotojurnalizme yönelik bir eğitim var, ama mezunlar çok değişik alanlarda çalışabilirler. Bizim için mezun olduklarında öğrencilerin ilk önce sosyal yeteneklerinin artmış olması lazım. Psikolojik olarak güçlü olması, yazı yazabilmesi, insanlarla ilişki kurması bizim için çok önemli.

 

Geniş Açı, 2003

 

interviews

photography

 

 

    ©Özge Baykan