BALKANLAR,
PARADOKS VE FOTOJURNALİZM ÜZERİNE
Refik Akyüz, Özge Baykan,
Serdar Darendeliler
Nikos Economopoulos, dünya fotoğrafında son yıllarda
özgün bakış açısı ve sade yorumuyla öne çıkan bir isim. Dergimizin okurları
kendisini 1998 yazında yayımladığımız “In The Balkans” portfolyosundan hatırlayacaklardır. Özellikle
yaşadığı coğrafyada yoğun olarak fotoğraf çeken Economopoulos’un geçtiğimiz yıl
hazırladığı retrospektif sergisinin 20 Şubat’ta Pamukbank
Fotoğraf Galerisi’nde açılan Türkiye versiyonu 31 Mart’a kadar açık kalacak.
Fotoğrafçıyla galeride gerçekleştirdiğimiz keyifli söyleşide fotoğraf
yaşantısı, Balkanlar ve Türkiye üzerine düşüncelerini, dünya fotoğrafındaki
gelişmeleri ve yeni projelerini konuştuk.
Öncelikle serginin
ortaya çıkışından bahsedelim biraz. Sergi Türkiye için özel olarak mı
hazırlandı?
Bu sergide yer alan fotoğraflar ilk olarak 1999
yılının Ekim ayında Yunanistan’da açtığım “Yirmi Yılda Yüz Fotoğraf” isimli
sergide yer aldı. Pamukbank Fotoğraf Galerisi için de
bunların arasından elli tanesi seçtim. Serginin ana bir teması yok, hepsi
birbirinden bağımsız, kendi öyküsünü anlatan fotoğraflardan oluşuyor. Sadece
Türkiye’den ve Trakya’da yaşayan Müslüman azınlıklardan daha çok fotoğraf
seçmeye gayret ettim.
Ağırlıklı olarak
size yakın bölgelerde, Balkanlar’da fotoğraf çekiyorsunuz. Bazı fotoğrafçılar
ise özellikle yabancı yerlerde fotoğraf çekebildiklerini söylerler. Kendi
coğrafyanızda fotoğraf çekerken daha mı rahat çalışıyorsunuz?
Aslında benim kişisel görüşüme göre böyle
kategorilere ayırmamak lazım. Bu tamamıyla
fotoğrafçının kişisel tercihidir. Ben kendimi daha rahat hissettiğim ve daha kolay iletişim kurduğum için kendi
coğrafyamı, Balkanlar’ı tercih ediyorum. Fakat şunu da belirtmek isterim, gelecekte
ne yapacağım belli olmaz, gidip Afrika’da da fotoğraf çekebilirim. Bir mesleki
kaygı oldukça veya gazetecilik adına fotoğraf çekiliyorsa belli bir program
dahilinde hareket etmek gerekir. Fakat ben kişisel çalışıyorum, dolayısıyla bir
gazeteci gibi hareket etmek zorunda değilim.
Balkanlar’da
90’lardan bu yana SSBC’nin ve Yugoslavya’nın
parçalanması gibi büyük değişimler yaşandı. Siz hem savaş öncesinde hem de
savaş sonrasında Balkanlar’ı fotoğrafladınız, nasıl bir değişim gözlemlediniz
bu arada?
Her 20-30 yılda bir savaş oluyor Balkanlar’da zaten.
Savaş bir fırsat, beni iten bir şey, ama işin özü değil. Savaş oradaki
insanları negatif etkiledi. Bunu açıkça görebiliyorsunuz. Sadece
Yugoslavya’daki savaş değil, tüm sosyalist devletlerin çöküşü toplumsal bir
çalkantı yarattı. İnsanlar şimdi benliklerini arıyorlar, her şey yeniden
yapılanıyor. Ama mutlaka olan şeyleri konuşmak gerekirse, çok zor durumdalar;
bu insanlar bir kaos yaşıyorlar. Örneğin Arnavutluk’ta, yoksulluk çok çökertti
insanları, hâlâ da devam ediyor. Bütün yaşam değişti. Her şeyin yeniden yola
girmesi için bir 20 yıl daha gerekiyor.
Bu fotoğraf
çekerken bir farklılık yarattı mı? Mesela insanlarla iletişiminizde…
Genel bir cevap vermek zor. Savaştan sonra, savaştan
önce ya da iyi, kötü gibi bir ayrım oldu diyemem. Ben 1994’e kadar çok yoğun
olarak Balkanlar’da fotoğraf çektim. Ondan sonraki zamanda daha seyrek
aralıklarla gittim. Benim açımdan genel bir değişim olmadı. Durum biraz da
fotoğrafçının yaklaşımına ya da onların psikolojik durumuna, tepkilerine bağlı.
Balkanlar’ı
ağırlıklı olarak karavanla dolaşmışsınız, bu karışıklıkta yine aynı şey söz
konusu olabilir mi?
Evet ağırlıklı olarak karavanla gezdim. Fakat tren,
uçak, araba gibi farklı araçları da kullandım. Karavan, fotoğraf çekmek
açısından benim için en idealiydi; istediğiniz yerde durabiliyorsunuz,
istediğiniz yerde kalabiliyorsunuz. Ancak bu ülkelerde karavanla dolaşmak artık
çok zor, can güvenliği yok. Ama Türkiye’de hâlâ bu yolu kullanabilirim.
Fotoğraflarınızda
genellikle bir düğün, bir festival ya da neşeli bir kalabalık dikkat çekiyor.
Ama buna rağmen aynı karelerde yoğun bir hüzün de kendini hissettiriyor. Bu
durum Balkanlar’da yüz yıldan fazladır süren karışıklığın bir yansıması
olabilir mi?
Balkanlar’ın temel özelliği paradokstur. Bu yüzden de
fotoğrafların özelliği tek başına hüzün ya da sevinç değil, çünkü Balkanlar’da
hüzün ve sevinç her zaman bir arada. Benim tüm gezilerimde gördüğüm ve Balkan
yazarlarından okuduğum kadarıyla, elde ettiğim fikir paradoks. Mesela Sırpların
bu savaşı kabul etmesi akla aykırıdır, paradokstur. Priştine’de
tanık olduğum bir olayı anlatayım: Dört Arnavut rakı sofrasında içerken, hesabı
kimin ödeyeceği konusunda tartıştılar ve sonunda birbirlerine bıçak çektiler.
Bunlar gerçeğe uymuyor. Türklerle Yunanlıların yüzyıllardır devam eden
düşmanlığı da gerçeğe uymuyor. Bu benim için çözülmesi gereken ve akla uymayan
bir durum. Bu paradoksun fotoğraflarıma da yansıdığını düşünüyorum.
Balkanlar’la
ilgili son bir soru sormak gerekirse, Balkan insanını nasıl tanımlıyorsunuz?
Ortak bir özellikleri var mı?
Az önce de söylediğim gibi çok büyük bir paradoks;
hem negatif, hem pozitif olarak tüm sınırların aşılması. Balkan insanı bir
İsveç ya da başka bir Avrupa insanı gibi bazı sınırlar içinde değil. Sınırları
aşıyorlar. Bu insanlar bir yandan çok arkadaşça olabilir, bir yandan da düşmanlık besleyebilir. Bu durum tüm
gezilerim süresince benim çok ilgimi çekti. Fakat diğer bir gerçek ise
tamamıyla kalpleriyle karar veriyorlar, mantık yoluyla ilişki kurmuyorlar.
İnsanlara yaklaşımları daima kalpleriyle. Diğer Avrupa insanlarından çok daha
güzel ve enteresan bir hayat sürdüklerini düşünüyorum. Balkanlar benim çok
ilgimi çeken bir topluluk oldu. Türk bir taksicinin arabasına bindiğimde onunla
birkaç kelime Türkçe konuştuğumda, bana kendisi ve ailesi hakkında binlerce şey
anlatacaktır. Götüreceği yere varınca da belki daha fazla para alacaktır. Oysa
bir İngiliz taksici ne sana hikâyesini anlatacak ne de senden fazla para
alacaktır. Ama ben Türk taksiciyi tercih ediyorum, onu daha çok seviyorum.
Türkiye’de de Balkanlar’daki çelişkiyi görebiliyoruz. Kısaca Balkanlar’da hayat
daha enteresan.
Türk insanı ve
Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz peki?
İlk yıllarda Türkiye’ye çok fazla geliyordum. Nedeni
burada her şeyin daha ucuz olmasıydı. Daha sonra buraya geldiğimde
Yunanistan’da çocukluğumda yaşadığım şeyleri buldum. Atina’da olan şeyler
burada hâlâ kaybolmamıştı. Ekmek kokusundan, insanların davranışlarına kadar
her şey çocukluğumu hatırlattı. İnsanlarla kurduğum iletişim ve onların
sıcaklığı beni büyüledi ve daha çok gelmeme sebep oldu. Anadolu’ya gittiğimde
bu duygular daha da arttı. Beni gerçekten etkileyen olay, bir kıraathaneye
gittiğimde, her defasında ikramlarla karşılaşmam ve bu ikramın kimden olduğunu
bilmememdi. Bu beni gerçekten etkilemişti. Türkiye benim için özel bir yer,
kaybettiğim her şeyi yeniden bulduğumu düşünüyorum. Doğuya doğru gittikçe daha
çok seviyorum oraları. Batı ve güney sahillerine baktığımda, çok değişik bir
Türkiye var. Daha Batı’ya doğru ilerleyen, daha Avrupai bir Türkiye.
Türkiye’nin bu yönünü beğenmiyorum. Kaybolan Anadolu değerlerini aradığım için,
doğuya gitmek istiyorum. Ben Doğu kültürünü ve onda olan orijinalliği arıyorum.
Çünkü Batı’ya özenen insanlar sanki gerçek değil, orijinalliklerini gün
geçtikçe kaybediyorlar. Benim için önemli olan diğer Avrupa ülkelerinde
bulamadığım özellikleri Anadolu’da bulduğum. Bugün Yunan adalarına
baktığımızda, yaz mevsiminde Fransa’nın Cannes şehrine benziyorlar. Eski
tavernalar, eski kahveler, kültürün simgeleri olan mekânların hepsi modern
kafelere, barlara, McDonalds’lara dönüşüyor. Bu beni
üzüyor.
Sanırım Batılılar Doğu insanından utanıyorlar. Bu
bence yanlış, onlarla gurur duymalılar. Tıpkı Yunan köylerindeki insanların benim
için daha önemli olduğu gibi. Anadolu özünü kaybetmeden onu kucaklamak
istiyorum. Yirmi yıl sonra orası da batılılaşma yolunda değişecektir. Onun için
Türkiye’ye daha sık aralıklarla geleceğim, bu hazineyi kaybetmek istemiyorum.
Biraz da Magnum
maceranızdan bahsedelim. Magnum’a girişiniz nasıl
oldu?
Magnum üyelerinden Constantine
Manos, ki kendisi Yunan kökenli ailesi Anadolu’dan
Güney Carolina’ya göçmüş Amerikalı bir fotoğrafçıdır, fotoğraflarımı gördü ve
bana Magnum’u önerdi. Tabii Magnum benim için oldukça
profesyonel bir dünyaydı. Buna hayır demem için hiçbir neden yoktu. 1990
yılında Magnum’a girdim ve 1994’te tam üye oldum.
Magnum’la ilişkileriniz ne şekilde ilerliyor?
Teoride her türlü işimi Magnum üzerinden yapmam
gerekiyor, ama pratikte sadece editoryal amaçla
yapılan işlerim için Magnum üzerinden çalışıyorum. Eğer bir dergi bana bir
görev verirse onu Magnum üzerinden fatura etmem gerekiyor. Ama bir sergi
yaptığımda ya da bir kitap yayımlayacağım zaman mutlaka Magnum ile çalışmam
gerekmiyor. Kendi pazarlıklarımı kendim yapabiliyorum. Genelde Yunanistan
dışında yayımlanacak kitaplarımda Magnum’u
kullanıyorum, çünkü onların ilişkileri daha güçlü oluyor bu gibi durumlarda.
Magnum gibi
fotoğraf ajansları önceden Life ve Look gibi
dergilere fotoğraf satarlardı. Ancak artık bu dergiler eski önemlerini ve
konumlarını yitirdi, birçoğu da kapandı. Bu anlamda bu tip ajansların
gelecekteki önemiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Gerçekten de Magnum ve onun gibi birkaç fotoğraf
ajansı 1960’larda özellikle dergilere fotoğraf vermek açısından önemli
kuruluşlardı. Fakat şimdi gazeteler ve dergiler, hem kalite hem de insanları
yönlendirme açısından güçlerini kaybetmiş durumda, dolayısıyla fotoğraf da
işlevini kaybetmiş durumda. Bunların yerini artık televizyon aldı, artık
insanların fikirlerini televizyon temsil ediyor. Ancak bence Magnum hâlâ büyük
bir ajans. Çünkü Magnum’da çok değerli fotoğrafçılar var. Bir kısmı -ki ben de
onların içindeyim- gazetecilik adına fotoğraf çekmiyor. Magnum olumsuza doğru
gitmiyor, aksine giderek daha kaliteli işler çıkartıyor. Şimdi gazetelere
bakacak olsak gerek fotoğraflarda, gerek yazılarda kalitenin düştüğünü
görüyoruz. Bunun tersine sergiler ve kitaplar daha kaliteli işleri kapsıyor. Magnum’un sergilerde ve kitaplarda yer alan fotoğrafları da
daha kaliteli. Kısaca bir dengeleme söz konusu.
Basın dışından
kuruluşların büyük ajansları satın alması, görüntü bankalarının bu kuruluşların
eline geçmesi gibi olaylar sonucu fotoğraf belli kuruluşlar tarafından daha
maddi şeyler için kuşatılıyor. Sizce bu gelişmelerin sonucu olarak
fotojurnalizmin geldiği nokta nedir?
Fotojurnalizmin bir geleceği olduğuna inanmıyorum.
Zaten kendimi hiç bir zaman bir fotojurnalist olarak
da görmedim. Basının ihtiyacının ne olduğunu da tam olarak kestiremiyorum,
kullandıkları fotoğrafların kalitesi gün geçtikçe düşüyor. Artık kimse basına
inanmıyor; basın 35-40 yıl öncesinden çok farklı bir konumda. 40 yıl önce
insanlar basına daha fazla inanıyordu. Basın çok ucuz bir şey haline geldi. W. Eugene Smith çok önemli işler yaptı ama bundan 50 yıl önce…
Robert Capa bugün hayatta olsaydı, hiç fotoğraf
çekmezdi sanırım. Ayrıca insanların fikirlerini fotoğrafla değiştiremezsiniz
bugün, Vietnam Savaşı sırasında bu geçerliydi ama artık mümkün değil,
fotoğrafın bu görevini televizyon almış durumda.
Magnum’da fotojurnalizme
benden daha fazla inananlar var tabii ki, mesela Abbas veya James Nachtwey. Tabii onlar bu işin merkezine daha yakınlar, New
York veya Paris’teler ve dergilerle daha yakın ilişki içindeler. Ama Nactwey’in dergilerde yayımlananlardan daha iyi
fotoğrafları olduğunu biliyorum, Time dahi onun en kötü fotoğraflarını
yayımlıyor. Halbuki zamanında dergiler Robert Capa’nın
en iyi fotoğraflarını yayımlarlardı, bugün durum tam tersine döndü, Gilles Peress’in Bosna’da çektiği
“iyi” fotoğrafları dergilerde göremiyorsunuz. Başka yollar var artık, sergiler,
kitaplar gibi. Bu tabii ki benim düşüncem, fotojurnalizme
sıkı sıkıya inananlar, dergiler için fotoröportajlar
üretenler var. Ama bu tür işlerden çok fazla para kazanmak mümkün değil. Bir
dergi için belli bir konuda çalışıyorsanız günlük 400-500$ kazanırsınız, ama
bunlar genelde 3 günle 1 hafta arasında değişen işler olur. Halbuki bir firma
sizden onlar için 20 fotoğraf üretmenizi ya da bir sergi yapmanızı istese bu
paranın en az 10 kat fazlasını kazanırsınız.
Ben fotoğrafı fotojurnalizmden
daha önemli buluyorum, hatta metnin de daha önemli olduğunu düşünüyorum. Fotojurnalizm fotoğrafın türlerinden biri sadece, fotoğraf
çok daha karmaşık bir şeydir. Pazar gittikçe daralıyor, dergilerde yayımlanan
fotoğrafların kalitesi gün geçtikçe düşüyor, aynı zamanda metinler de çok kötü.
Önümüzdeki günlerde fotojurnalizmin önemini daha da yitireceğini, televizyon ve
internetin insanların fikirlerini daha fazla etkileyeceğini düşünüyorum.
Siyah beyaz
fotoğraf çekmeye devam edecek misiniz? Dijital fotoğrafa nasıl bakıyorsunuz?
Gelecekte siyah beyaz çekip çekmeyeceğimi bilmiyorum,
olabilir. Bu tarzı gerçekten seviyorum. Ama renkli de çekebilirim. Dijital
fotoğrafa gelince şu anda tercih etmiyorum. Çünkü gerçeklik ve kalite açısından
normal makinanın yerini tutmuyor. Ancak teknolojiye
karşı değilim, tüm arşivim bilgisayarda saklı. Kendimi nostaljik bir fotoğrafçı
olarak değerlendirmiyorum, teknolojiden her şekilde yararlanabilirim. Gelecekte
dijital fotoğraf da çekebilirim, fakat şu an teknik açıdan tercih etmiyorum.
Geniş Açı, 2001
©
2006 Özge Baykan