SAKATATIN TUHAF KOKUSU

 

Türk fotoğrafının en nevi şahsına münhasır isimlerinden Nazif Topçuoğlu yönetmensel  tavrını bu kez iki genç kızı türlü çeşitli sakatatla  birlikte çekerken kullandı. Büyük boy, renkli fotoğraflardan kızlar bize ellerinde tuttukları büyük bir rahatlıkla gösteriyorlar, onları kendilerine oyuncak yapıyorlar. Nazif Topçuoğlu bu son sergisiyle kendinden epey söz ettiriyor. Galeri Nev söylenen o ki bu sergi sayesinde izleyici sayısını bir hayli artırmış. Nazif Topçuoğlu’yla fotoğrafları üzerine söyleşirken köpeği Goblin de bize eşlik etti.

 

Son serginizden başlayalım. Daha önce sadece sakatat çekiyordunuz ve  siyah-beyaz still life kompozisyonlar kurguluyordunuz. Bu sergide sakatatın yanında canlı modeller, küçük kız modeller var. Aynı temaya devam ederken eklediğiniz bu yeni modeller, nasıl bir değişiklik getirdi işlerinize?

NT: Daha daha daha öncesinde ona bakarsanız ben sebze de çekiyordum. Hep bir kurgu still life vardı on sene önceki sergimde. Düzenleme, kurgulama fikri bana hep cazip geliyor, tercih ettiğim bir şey. Kontrollü bir fotoğraf çekmek, bir şeyi yakalamak değil, bir şeyi inşa etmek. Ve onu fotoğraflamak. Daha böyle  teatral, mizansen içinde. Şimdi bunlarda insan oluyor ya da olmuyor. Tabii içinde insan olmaması çok daha  mümkün hale  getiriyor işi. Birtakım objeleri üst üste koyup çekebiliyorsun. İnsan olunca insanı ayarlamak gerekiyor, ikna edeceksiniz, para vereceksiniz, rica edeceksiniz. Objeler pasif, insan olunca, onun katkısının da olmasını bekliyorsunuz. Uygunluk gerekiyor, konuya ilgi duyması, sizinle anlaşması gerek. Görünüşünün, zamanının uyması gerekiyor. Yaptığım işlerin epey bir kısmında insan kullanamadım. Onu ayarlayacak, doğru insanı bulacak enerji yoktu içimde belki, o kadar kararlı değildim belki. Bir işe başladığımda still life’lerla başlamak doğru geliyor; çünkü istediğiniz kadar zaman harcıyor, istediğiniz kadar deneyebiliyorsunuz. İşin içine insan girdiğinde  kafanızda belli bir olgunluğa erişmiş olması gerekiyor. İnsana vereceğin rol belli, nereye koyacağın belli. Temayla ilgili arayışın  büyük ölçüde bitmiş olduğu yere insan girebiliyor, burada da öyle oldu. İnsan olması işi çok daha zenginleştiriyor, heyecanlı hale getiriyor, merak uyandırıcı kılıyor, yoruma açık hale getirebiliyor. Natürmort çektiğinizde o çok daha içe kapanık, çok daha sakin olabiliyor.  Zaten benim still life’larda da insan değilse bile insanı çağrıştıran figürler var. Mesela biblolar var. Mesela bir koyun kafası var, bir yüzü çağrıştırabiliyor. Ya da yatakta yatan et parçası, bir insan aslında. Ona gönderme yapıyor; insanı ima ediyor. Bebekler de öyle. İnsan yok ama ona benzeyen figürler var. Yaptığım insanın içinde bulunan durumlarla ilgili, içinde insan olsa da olmasa da. İnsan olunca fotoğraf çekimi sırasında, öncesinde sonrasında değişik gerilimler yaratıyorlar. Bu yüzden doğru mankeni bulmak da önemli. Bu arada yeni mankenler arıyorum. Derginiz aracı olursa çok sevinirim.  Bakan için de insan ilginç. Canlı biri olunca, hele genç bir kız olunca, medyadan şartlanmış olarak daha çok bakabiliyoruz. Burada halbuki birebir erotik bir çağrışım yok. Belki ete ilaveten genç kız olması, ölüme karşı yaşam olarak görülebilir. İlla bir simgeleme ihtiyacı duyarsanız.

 

Sergiyle ilgili cinselliğe vurgu yapan yorumlar da yapıldı…

NT: Zaten cinsellik hayat demek. Burada genç kızların direnişi var. Hiçbir zaman pasif değiller. Karşı çıkıyorlar ölüme. Erkek egemen toplumda kendilerine empoze edilene karşı çıkıyorlar. Aslında bunlar feminist fotoğraflar. Kadınları, kızları, gençliği, hayatı yani belli bir gücü temsil ediyor. Erkeklik, baskı ölüm gibi güçlere karşı bunları pozitif güçler gibi görebiliriz. İlla böyle okuyun demek değil bu. Ama böyle de bakılabilir. Bunlarda genç kız ölmüyor, karşı koyuyor. İntikam alıyor.

 

Fotoğrafları belli bir resim estetiği içinde sunuyorsunuz. Ama bir açıdan bakıldığında kalorifer boruları, yıkık duvarlar.. Ressam bunu da çizer  miydi?

NT: Tabii. Günümüzde figüratif resme dönülüyor deniyor. Burada söyleyeceğim fotoğrafla ilgilenenlerin diğer sanatlara son derece ilgisiz olduklarını görmemdir. Eğer sanat diye fotoğrafa ilgi duyuyorsanız diğer sanatsal ifade mecralarını az çok tercih etmeniz gerekiyor. Günümüzde saf fotoğrafın sanatsal bir anlamı kalmıyor. Her sanatsal üretim yönteminin kendi başına bağımsız varlığını sürdürdüğü bir dönem değil. Sanatçı   resim de fotoğraf da kullanabiliyor, yazı da yazabiliyor; bunu göz ardı etmemek lazım. Disiplinlerin sınırları dünyada kayboluyor. Mesela Cindy Sherman sadece fotoğraf çekiyor ama çağdaş sanatçı. Çünkü onun derdi fotoğrafın tekniğini özellikleriyle, sınırlarını zorlamakla değil, fotoğrafı kullanarak birtakım işler üretmekti. Fotoğraf tekniğini iyi kullanıyor ama nasıl ürettiğini bilmiyorsunuz. Belki on tane adam çalışıyor evinde, belki de kendisi giriyor kendisi çekiyor. Böyle bir maharet çok önemli değil. İşin içeriği daha önemli. Fotoğrafçılığın kendi problemlerinden bahseden işler o kadar ilgi çekmiyor. Kolay sorular cevaplandı teknikle ilgili, resimle, tuvalle, dokuyla ilgili. Bitti, aşıldı. O yüzden iyi bir şey, geçerli bir şey yapmak daha zor tabii şimdi. Eski yapılanları tekrar etmek de çok daha kolay. Ara Güler var, Salgado var, onun yaptığını gördükten sonra onun yaptığını yapmak çok kolay. Sanki fotoğraf sanatı budur ve bitmiştir. Bu bizim Türkiye’ye mahsus bir zihniyet. Sanki bir şey yapıldı; biz tekrar ede ede o düzeye geliriz. Ara Güler 50’lerin fotoğrafını çekiyorsa, yaptıkları ilkti, ileriydi falan; ama hala o işi tekrar tekrar yapmanın bir anlamı yok. Belgeleme için gidin çekin. Ben şu anda sanatsal anlamdan bahsediyorum. Ara Güler her şeyi birden yapmak istiyor. Hem pastayı yemek istiyor hem pastası kalsın istiyor. Hem “sanatçı değilim” diyor hem fotoğrafları galerilerde sergileniyor. Tabii tarihi bir özelliği var, eski işleri çok daha ilginç, belli bir zamana ve yere ait işler, değerleri var. Kullanıma yönelik bir anlamı olabilir bunun, Atlas dergisi için ya da gazeteler için. Keşke tüm haber fotoğrafları o kadar iyi çekilmiş olsa. Çağdaş sanatın bahsettiği birtakım günümüze ait sorunlar var. Maksat yapılmamış olanı yapabilmek, kendinize ait, topluma ait. Onu belli bir olgunlukta yapabilmek ve belli bir şey söyleyebilmek. Bunun araçları değişiyor sürekli. Bir yerden sonra tatmin etmiyor sanat izleyicisini, fotoğrafçıyı bile. Fotoğraf çekmeyi biliyorsan, resim yapmıyorsun. O anlamda bir yatkınlık, maharet tercihi var ama geleneksel beceriye dayanan üretim biçimleri de birçok insan tarafından reddediliyor. İyi fotoğraf çekmenin önemi yok. Mesela Tillmans’ın fotoğraflarında çok üstün bir teknik beceri yok. Sanat dünyasında bir sürü şey aynı anda sürüp gidiyor.

 

Bir işin sanat olmasının ölçüsü sanat galerisinde sergilenmesi midir peki? Bir sanatmetre olsaydı sanatı nasıl ölçerdi?

NT: Bir kere bir tür yenilik, samimiyet gerekiyor. Sanat zanaat farkı bu. Mesela halıcılık. Uşak veya Hereke halılarının belli bir örneği var,  yüz yıllardır aynı dokuyu yapıyorlar. Çok büyük bir değişiklik yok. Eski halılar daha makbul ilk oldukları için. İşin zorluğundan gelen bir değerleri var ama bir atılım, yenilik değil. Marangozluğu ele alalım. Chippindale İngiltere’de ilk defa bir şeyi yaptığında kendi buluşlarını koyuyor işin içine. Onun bulduğu şey onun adıyla anılıyor. Onun yaptığı şey müzeye konuyor Ama bugün bir fabrikada da aynısı yapılabilir. İyi bir masa olur, ama orijinalliği yok.

 

Yaptığınız, yapmayı düşündüğünüz bir şeyin başkası tarafından yapıldığını görünce tepkiniz ne oluyor?

NT: Tabii şimdi orada ince farklar var. Postmodernlik çıktı çıkalı herkes birbirinden etkilenip kendine ait hale getirmeye çalışıyor, birikimle bir tür sentez yapma, kendi yorumunu koyma söz konusu. Burada özgünlük, samimilik çok önemli ve gerekli.

 

Sanat ne kadar gerekli peki?

NT: Evet, ne kadar gerekli diye sormak gerek.  İnsanlar ekmek derdinde, güvenlik derdinde. Ama belki memleketimizin bu hale gelmesi hayati damarlarından biri olan sanatın kopmuş olması zamanında. Yani ikisi birbirine bağlı. Sanat gelişmediği için mi bu hale geldik yoksa bu halde olduğumuz için mi sanat gelişmiyor? İnsanların öyle bir talebi yok çünkü öyle bir eğitim yok. Ezbere ve tekrara dayanan bir eğitim var. Araştırma, sorgulama mantığı yok. Otoriter aile yapısı da buna büyük etken. Sanatçı olarak özgün bir şey yapabilmek için öncelikle kafalardaki şartlanmayı silmek lazım.

 

Fotoğraf sergileri yasaklanmalı mı, ne dersiniz?

NT: Tabii onlar da yasaklanmalıdır. Fotoğraf çekimi zaten o yazımda da belirttiğim gibi izne tabi tutulmalıdır, önüne gelen sanat yapmamalıdır. Neyse, sanatçının eleştirmesi gerekir, muhalif olması gerekir tanım gereği. Böyle bir eğitimle bu mümkün değil.

 

Siz belgesel fotoğraftan bahsederken Salgado’yu da örnek vererek açlığın sefaletin istismar edildiğini anlatıyorsunuz. Aynı şekilde son dönemde cinsellik de yüzleşme, sorgulama derken bir tür istismar getirmiyor mu? Sonuçta cinsellik herkesin ilgisini çeken bir konu…

NT: Ama burada birinin sefaletinden bir şey kazanmıyorsunuz ki… Bir işin cinsellik üzerine bir şeyler söylemesi kadını istismar etmesini gerektirmiyor. Benim işlerimde de cinsellik var diyorsunuz ama orada böyle bir şey yok.

 

Kendi dünyanızı nasıl görüyorsunuz? Kendi içinize baktığınızda ne görüyorsunuz?

NT: Ben kendimi romantik  bir 19. yüzyıl fotoğrafçısı olarak görüyorum. Fotoğrafçılıkta 19. yüzyılın sonuna kadar ne yapıldıysa yapıldı,  sonraki gelişimler sadece teknolojinin getirdiği birtakım kolaylıklar. Ama fikir olarak, görsel olarak  araştırılacak her şey aslında araştırıldı. Fotoğrafın ilk elli altmış yılı içinde çok daha deneysel bir ortam vardı. Fotoğraf malzemesi bir endüstri ürünü haline gelmemişti, dolayısıyla standartlaşma yoktu. İnsanlar “kendi kimyanı kendin icat et” durumundaydılar. O zaman haritası çizilmemiş bir arazide geziyorlardı.

 

Düşünsel düzeyde çok şey bitti onun sonrasında. Ben de kendimi 19.yüzyıl tarzının devamı olarak da görebiliyorum. Bu işler de kendi takıntılarımı anlatan kişisel işler. Basın fotoğrafçılığında, belgesel fotoğrafta da zaten hoşuma gitmeyen,  afaki, genel, büyük konulardan  bahsederken kişiyle ilgili pek bir şey söylememesi. Kişisel, samimi işlerde ise kendinizi tanımanıza dönük çok daha fazla şey duruyor.

 

Niye Goblin’i çekiyorsunuz?

NT: Goblin’i seviyorum, el altında.  Hem iyi poz veriyor. Hayvanlar ve çocuklarla iş yapmanın en zor çalışma olduğu söylenir. Bu işlerde de hayvan ve kızların olması spontanelik ve dinamizm sağladı. Goblin de kimi resimlerdeki pozları kendi getirdi. Bu arada yine 19. yüzyıl fotoğrafçısı olarak görmemle ilgili olarak teknik açıdan da buna yakın olduğumu söylemeliyim. Sergideki fotoğraflar 4x5 inç sinarla çekildi, 35mm şipşakla çekilmedi. Bu bir kişinin şipşak fotoğrafını çekmekten çok farklı. Belli bir hazırlık, yavaşlık gerektiriyor. Eski zaman fotoğrafları gibi belli bir kontrol gerektiriyor. Kişilerin belli sınırlar içinde spontaneliğini gerektiriyor. Yine başka bir şey: fotoğrafın keşfiyle canlılar üzerinde ameliyata izin verilmesi, dini hurafelerden kurtulunması aynı dönemlere rastlıyor. Bunun yanı sıra bir de fotoğrafın anlattıkları sorunu var. Fotoğraf tek başına bir şey söylemiyor, altına üstüne bir sürü yazılar koyuyorsunuz, belli bir bağlam yaratıyorsunuz ve fotoğraf bu bağlamın kanıtı olarak sunuluyor. Aktardığı mesaj bağlamla aktarılıyor. Tek başına bir fotoğrafı gördüğünüzde fotoğraf bir şekilde belgelenmemişse hiçbir şey ifade etmiyor o fotoğraf. Onu anlamanız zor. Benim organlarla ilgilenmem de öyle. Yüzeyin altında ne var diye soruyorum. Ameliyat düşüncesinden de böyle yola çıkıyorum. Sakatata böyle takıldım ama bu bir tür şaka. Organların da yine yüzeylerini görüyorsunuz çünkü.

 

Fotoğraflara baktığımızda sakatat ikinci plana atılıyor, başka şeylere bakmaya başlıyoruz. Fotoğraflar çok estetikler, çok güzeller aslında. Kızlara bakarken sakatatın rolü azalıyor gibi.

NT: Burada birkaç strateji var. Bunların cici olmaları fotoğrafa insanı baktırıyor. Çok fazla imge var dünyada bunların arasında sizin ürettiğiniz  görüntünün bakılabilir olması için bir şekilde cazip ve merak uyandırıcı olması lazım.  İçinde insan olması, galeride olması, cici olması, büyük ve renkli olması bakılma isteği uyandırıyor. Biraz bakınca organları görüyorsunuz. Ondan sonraki aşamada düşünmeye başlıyorsunuz. Benim amacım ondan sonra gerçekleşmiş oluyor. Niye irkiliyorum diye soruyorsunuz. Neden bunlardan irkiliyorum, aynılarından içimde var, estetik olarak da çok güzeller, gayet doğal hoş şeyler. Beynin formu çok güzel mesela, ayrıca koç yumurtası Venedik camı gibi. Gazetelerde bin beterini görüyoruz her gün ama onlara hiçbir reaksiyon gösterilmiyor. Bunun bir sanat galerisinde görülünce “irkildim” denmesi bana iki yüzlülük gibi geliyor. Sanat bizde bir tür dekorasyon gibi görülüyor. Sanatın sorgulama ilk işidir, ama bizde bu böyle görülmüyor. Ben bu işlerin sorgulamanın kapısını açmasını istiyorum. İnsanı şartlanmalarından kurtarmak ve dürüstlüğe yöneltmek istiyorum.

 

Bu işlerinizi bir sanat galerisinde sergilemek ne kadar sağlıklı?

NT: Böyle yaparak birçok şeyi bir arada yapmış oluyorum. Fotoğrafı sanat galerisine sokmuş oluyorum. Belli bir sanatsal sunum içinde sokuluyor. Sadece fotoğrafçılar görmüyor. Başka düzeyde algılanabiliyor yapılan iş. Sırf fotoğrafın  problemleri ile kafa yoran bir şey değil. Daha geniş. Bunların fotoğraf olmaları bence ikinci planda. Fotoğraf ile üretilmiş olması da bir avantaj getiriyor. Gerçekten elinin üstünde et var diye düşünüyorsun ama bu da bir varsayım. Şimdi ben çıkıp ifşa etsem: bunları plastikten yaptırdım, onlar organ değil desem…

 

Neyi değiştirecek bunu bilmek?

NT: Neyi değiştirecek işte? Kızları Amerikan dergilerinden koydum, photoshop’ta yaptım. Ne isterseniz onu düşünmenizi, geniş bakabilmeyi sağlaması lazım. Önyargılardan kurtulmak gerek.

 

Ama bunların bir sanat galerisinde olması da belli önyargıları getiriyor. Bunlar bir sanat eseridir diyor bana galeri. İşe ne şekilde yaklaşmam gerektiğini söylüyor.

NT: Sanat eseri dekoratif  bir şey gibi görülüyor; bu kanıyı kırıyorsun. Ortalama bir Türk ailesi kanepenin üstüne iskelet fotoğrafı asmaz. Asacağı şeyi dekoratif bir şey gibi görüyor çünkü, halıya perdeye uyar mı diye bakıyor.  19. yüzyılda da böyle bir yaklaşım var. Bir kız hasta, yatıyor. Bu sergilenince millet reaksiyon gösteriyor. Ölen bir kız fotoğrafı gösterilir mi, diye. Ama, o aslında ölmekte olan bir kızın fotoğrafı değil. Bir fotomontaj. Gerçekte öyle bir şey yok. Resimlere bakıyorsunuz kan gövdeyi götürüyor. Ama bir fotoğrafta ölmekte olan bir kızı görmek insanın asabını bozuyor.

 

Onca görüntüye, videoya, televizyona rağmen yine fotoğraf mı irkiltiyor bizi yani?

NT: Fotoğraf değil, sanat galerisi irkiltiyor. Belki fotoğrafların kurgu olması buna yol açıyor.

 

Sakatata nasıl devam edeceksiniz? Yeni duygular eklenecek mi? Mesela şiddet…

NT: Bilmiyorum. Belki daha çok insan olacak. Şiddetse zaten var; ama şiddeti yapan genç kız. Alt metin olarak şiddet var. Belki kızın ölümünden bir intikam alma isteği bu.

 

Türk fotoğrafına yeni gelen bir kuşak var mı gözlemlediğiniz?

NT: Gelmeleri için ne bir sebep var, ne bir alan var, ne bir imkan var. Gelip de ne yapacaklar? Belki okullardan çıkar, o manada birkaç kişi var, üniversitelerden çıkabilir. Piyasa bunu kolay kaldırmayacak. Medyada da fotoğraf köreliyor. Basında da ilginç haber kullanan, değişik fotoğrafları kullanan bir anlayış yok. Dürüst işlerin çıkması lazım.

 

Fotoğraf dışında başka anlatım araçları da kullanacak mısınız?

NT: Resme ilgi duyuyorum. Video cazip geliyor. Ama bir de kalıcılık sorunu var.  Herhalde fotoğrafa devam edeceğim.

 

Neden az sergi açıyorsunuz?

NT: Sergi açınca değmesi lazım. İşlerim bir aşamaya geldiği zaman açıyorum. Fazla besleyen bir şey de yok etrafta. Ayrıca sergi sayısını da sınırlamak lazım. Yarışmaları da kısıtlamak lazım. İki üç sene bir sergi açmak için iyi bir zaman. Tabii forum yok memleketimizde, sergi açınca ne oluyor? Herkes açıyor ve kapıyor. Üstüne yazılmıyor, konuşulmuyor. İnsanlar sık sık dia gösterisi yapıp sergi açacaklarına biraz araştırsınlar, tabii fotoğraf ve resim tarihini de bilmek lazım.

 

Geniş Açı, 2001

 

 

interviews

photography

 

 

©Özge Baykan