DÜŞ ROLLERİ
PERFORMANSI
Nazan Azeri ile 27 Mayıs-21 Haziran tarihleri
arasındaki Performans Günleri’nde
sergilenen düşsel fotoğrafları hakkında konuşuyoruz. 600 fotoğraf ve dianın içinden 12 fotoğraflık küçük bir kesit diyelim. Türk
filmi karelerinde fırlamış gibi görünen hafiften puslu fotoğraflar... Bazen
mağdur, bazen mağrur bakışlar. Bazen bir mafya filmi kokusu... Söylemeye
çalıştıkları ne? Götürmeye çalıştıkları. Kim onlar, hayatımızın içine nasıl ve
nereden giriyorlar. Bunlar üzerine konuşuyoruz hep. Nazan Azeri’den bir de
teşekkür: Projeye film tedariki ve
banyosunda sponsor olan Kodak firmasına.
Bu fotoğraflar sanki eski Türk filmlerinden fırlamış
gibi... İnsana yüksek dozda nostalji duygusu veriyorlar. Biraz bu projenin
gelişim aşamasından başlayalım mı? Bu fotoğraflar nasıl ve neden ortaya çıktı?
NA: Bir
arkadaşım var, Ayhan Işık Sokak’ta filmcilik yapıyor. Bu projenin başlangıç
noktasında kafamda birtakım insan tipleri vardı. O da bana “Bir gün uğra, bak.”
dedi. Birkaç kişiyle görüştük. İçlerinde bana uygun gibi gelenler oldu. Fakat
neden “şu ya da şu uygun” dediğini tam bilemiyorsun. Gerçekten zor şartlar
altında yaşıyorlar... Mesela iki bayan olacaktı seçtiklerim arasında. Biri bir
yaralama olayına karışmış o yüzden olamadı başka iki kişi bulduk. Mehmet Açar
ve eşim fotoğraf çekimlerinde çok yardımcı oldu. Fotoğrafını çektiğim kişiler
benim seçip hazırladığım kıyafetleri giydiklerinde her kıyafet değişiminde
farklı bir tinsel duruma girmeye başladılar kendiliklerinden. Ben de onlara
kendi istediğim pozları verdirmekten vazgeçip kendiliklerinden girdikleri
rolleri, verdikleri pozları tercih ettim.
Kaç kişiler
toplam?
NA: Toplam beş kişiler. Üçü Ayhan Işık Sokak’tan.
İkisi sokakta yaşıyor. İçlerinden sadece bir tanesinin oyunculuk deneyimi
vardı.
Kim onlar,
fotoğraftakiler? Sanki fotoğraflarda canlandırdıkları roller kendi yaşamlarıyla
da örtüşüyor gibi. Bir “Öteki”lik durumundan söz edilebilir mi, onların yaşamı
ya da fotoğraftaki rolleri söz konusu edilirse...
NA: Öteki dediğinde sınırlamış oluyorsun aslında.
Öteki dediğinde sınırlamış oluyorsun aslında. Ben işimi yoruma açık bırakmayı
tercih ediyorum. Bir de onların özel hayatlarını korumak istiyorum. Bir kısmı
sokakta yaşıyor; sınırda yaşıyorlar. Baktığında bayağı sistem dışı yaşıyorlar.
Biz onlarla bir düş kurduk Başka
giysilerden başka hayatlardan. Giderek proje benim düşündüğümden farklı bir
noktaya geldi.
Kıyafetleri ne
şekilde temin ettin?
NA: Uzak-yakın tanıdıklar aracılığıyla. Kıyafet
toplamak bir aydan fazla sürdü. Bu kıyafetlere ilişkin sahiplerinin anılarını
hiç sormadım. Kıyafetler kendileri ne söylüyorsa o kadarıyla yetindim.
Fotoğraf
kahramanları kıyafetleri gördükleri zaman onlarla nasıl bir etkileşime
girdiler?
NA: Önce çekindiler. Fakat bir süre sonra baktım ki
onların kafasında bir şeyler canlandırdı bu. Onu da sormadım ama birtakım ruh
halleri değişikleri oluyordu. Bu yüzden kuralları ben koymadım, kurallar iş
oluşurken oluştu. Ben kıyafetleri verirken bu oyuna başladım, benim istediğin
pozları vermediler, ben de kendi isteklerine bıraktım. Aslında ben işlerime ad
koymakta çoğu zaman zorlanırım. Neriman Polat’la
konuşuyorduk, bana “Bu insanlar düş rolleri içindeler” dedi. İşlerime bu ismi
vermek bana iyi bir fikir gibi gözüktü.
Proje bittikten
sonra fotoğrafları onlara gösterdiğinde tepkileri ne oldu?
NA: Aslında çok hoşlarına gitti. Çekimde kullanılan
giysileri onlara bıraktım zaten. Başka bir sefer uğradığımda, İpek hanım
(fotoğraflardaki yaşlı kadın) bana “Bana verdiğin kıyafetleri kimseye vermedim,
hepsini yan yana duvarlara astım” dedi. Onun için bir anı olmuş bu. Fotoğraflarda yer alan beş kişiden birinin
öldüğünü duydum. Diğeri, Ramazan’la da görüşüyorum hala.
Kıyafetlerin
ikinci el oluşu, bir anlamda giysilerin değişmesi ile gerçekleşen kimlik
değişimine de gönderme yapıyor. Bunu biraz açar mısın?
NA: Bir şeyleri alıyoruz, eskitiyoruz. Bazen çok
hızlı bazen tarihsel olarak eskiyor. Sonra onlar bizim üstümüze oturmuyor.
Modalar da var ama süreç içinde biz de değişiyoruz... 20 sene önce rahat
ettiğimiz bir kıyafet biçimiyle 20 yıl sonra biz de rahatsız oluyoruz.
Ahmet Hamdi Tanpınar “Birilerine giysilerinizi verdiğinizde onlar sizin
kimliğinize, davranışlarınıza yaklaşmaya başlar.” diyordu. Giysiler kimliğin
önemli bir tanımlayıcısı. Kimlikler değiştikçe giysilerimiz de değişiyor, bunun
tersi de olabilir. Tek tip giyim onu giyenleri de tektipleştiriyor.
Fotoğraflardaki
sahnelere dönelim. Sen bu işe baktığında genel olarak nasıl bir his taşıyorsun?
Neyin birikimi o sahneler?
Ben birçok şey
buluyorum aslında. Tam olarak tarif edemediğim bir şey var. Şu an
konuştuklarımızın hepsini içeriyor, ama tam olarak tanımlayabilmiş olduğumu da
söyleyemiyorum. İnsanın psikolojisine dair de çok şey var. Giysilerin yarattığı
duygu değişimleri var. Bu rolleri neden yapıyoruz? Bu kurgudur diye
seyrettiğimiz şeyler hayatı mı kurguluyor, yoksa o insanlar gerçekten
sinemadan, medyadan ya da hayatın içindeki durumlardan mı etkilenerek bu rollere girdiler? Biz o
filmleri alıp içselleştirip kendi içimize mi giyiniyoruz, onları taklit mi
ediyoruz? Yoksa bu karşılıklı bir şey mi? Bu bana karşılıklı bir şeymiş gibi
geliyor.
“Kurmaca”yı,
kurmacayla oynamayı genel olarak sevdiğin söylenebilir mi? Sanatında genel
kaygın, neyin kurmacasını yapmak?
NA: Yaşadığımız hayatlar, tüm yapıp etmelerimiz, insana
dair olan, insan elinden çıkmış her şey kurmaca. Uygarlık, ideolojiler, dinler
kurmaca, anılarımız kurmaca, geleceğe dair beklentilerimiz kurmaca. Nerde insan
varsa orada kurmaca var. Ben insanın kendisine yaratmak zorunda olduğu bu
insani evrenin, yani kurmacanın -madem ki kurmacadır- insanın en mutlu
yaşayacağı biçimde olmasını istiyorum. Çünkü duygular gerçek, bizi mutsuz eden
dünya oyunlarının içinde çektiğimiz acılar gerçek. Hayatın insanı mutlu etmeyen
durumları üzerine gidiyorum. Bazen kurmacayla, yaşadığımız kurmacaların
ironisini yapıyorum ya da o durumların ardındaki duyguyu ifşa ediyorum.
Kurmacanın kurmacasını yapıyorum.
Fotoğrafların
bıraktığı izlenim; sanki bir roman okumuşsun, ondan birkaç duygu kalmış gibi...
NA: Düşsel...
O yüzden açık bırakmak, çevresinde dolaşmak daha iyi gibi...
Edebiyatla
ilişkin nasıl?
NA: Okumaya çalışırım. Edebiyat da diğer
sanat dalları gibi yaşanan çağın ruh hallerine, arayışlarına dair. 1996 yılında
“Oynamak ya da bebek evi” isimli bir sergi yapmıştım, Beyoğlu Devlet Güzel
Sanatlar Galerisi’nde. Orası vaktiyle Sultan Abdülaziz'in garsoniyeri olmuştu.
Sergi sadece kırmızı renkten oluşuyordu. Galerinin tavanında bir İtalyan ressam
tarafından yapılmış çıplak kadın resimleri vardı ve ben onları altına bir yatak
ve içine de ayna yerleştirip onları
tıpkı o gün var oldukları biçimde yatakta yeniden var etmiştim. Sergi-
gerçi çoklukla kadının durumunu ele alıyordu
ama- Doğu-Batı ikilemleri, ölülerin konuşmaları gibi başka pek çok yanıyla, Orhan Pamuk'un
“Benim Adım Kırmızı” romanını okuduğumda kendi işimle roman arasında pek çok
yakınlık kurduğumu hatırlıyorum.
“Silahlar” işinde, verdiğin politik mesaj
netti. Irak Savaşı gündemden artık düşüyor. Savaş ve sanatçının politik
duruşunun gerekliliği ya da gereksizliği üzerinde biraz konuşmak istiyorum...
NA: Ama dünyanın pek çok yerinde savaşlar
devam ediyor. Savaşlar hiç bitmedi. Bu
iktidar kurma biçimlerinden birisi. Dar anlamda bir politik görüşün, bir
partinin temsilcisi gibi iş üretmek kabul edilemez bir şey. Almanya’da Naziler
ya da vaktiyle Sovyetlerde, Çin'de bu yapılmış. Ama sanatçının da içinde
yaşadığı dönemin durumuna dair algısı ve yorumu var ve bu da politik duruştur.
Örneğin Bosch, oburca dünya nimetlerini atıştıran din adamları ile onları
kenardan seyreden delileri resmettiği “Deliler Gemisi” isimli çalışmasında
geniş anlamda politik bir duruş sergiler.
Geniş Açı, 2003
©Özge Baykan