BAŞARMAK: RAĞMEN

 

Merih Akoğul’un Gözünden Adana’da Bir Rehabilitasyon Merkezi

 

Merih Akoğul’un sergisini açtığı son proje “Başarmak” Fotoğrafevi’nde izleyici önüne çıktı. “Dikey” olarak adlandırdığı bu çalışmada Akoğul, Adana’da Fehmi Kaya’nın sahip olduğu ve hem zihinsel hem de bedensel engelli çocukların eğitim gördüğü bir rehabilitasyon merkezindeki yaşamı fotoğrafladı. Adana’ya yedi kez giderek tamamladığı bu proje ile Akoğul önemli bir toplumsal soruna vurgu yaparken fotoğraf dünyasının yanında tıp dünyasında da ses getirmeyi amaçlıyor.

 

Bu projeyi hazırlama sürecinizden başlayalım...

MA: 2000 yılının sonbaharıydı. İlk kez Adana’ya gittim. Yıllardır Adana’yı merak ediyordum. Fotoğrafta en çok desteğini gördüğüm Şahin Kaygun Adanalı. Bunun etkisi de mutlaka olmuştur. Adana’yı ikinci memleketim gibi merak ediyordum. Sonunda Fethi İzan’la beraber gittik. Orada fotoğraflar çekmeye başladım ki “Klasikler-Neoklasikler” sergisinde de Adana-Mersin gezisinden fotoğrafları sonra sergiledim. Gidişimin üçüncü dördüncü günü orada edindiğim doktor dostlarım bana engelli çocuklarla ilgili bir rehabilitasyon merkezinden bahsettiler. Sonra bana, rehabilitasyon merkezindeki çocukların fotoğraflarını çeker misin, diye sordular. Birden bire böyle bir konuda hazırlıksız olduğum ve bu çocukları çekerken fazla sanat yapma  -ki ben titizliğimle belli bir fotoğraf görüşünü yansıttığıma inanıyorum- ya da onları kullanıyor olma sakıncalarından çekindiğim için ilk cevabım “hayır” oldu. Gene de gitmeden bir gün önce Nikon makine alıp çocukları çektim. İstanbul’a döndüm. Fotoğraflara haftalarca bakmadım. Sonra yıkadım, kontakt aldım. Bütün bunlar bir ay sürdü. On üçe ön sekiz boyutunda birtakım fotoğraflar bastım. Ve dedim ki: Ben bu işi yapmalıyım. Bir hisle, şansla, arkadaşların ısrarıyla ve İstanbul’da fotoğraflara tekrar tekrar bakarak  projeyi yapmaya karar verdim ve bir kez daha Adana’ya gittim.

 

Zihinsel ve bedensel engelliler aynı merkezde eğitim görüyorlar...

 M. Evet. Orada engelli 140’a yakın öğrenci vardı. Yüzün üzerinde engel varmış; bunları da öğrendim yavaş yavaş. Fotoğraf çekiyordum; ama herkes garip karşılıyordu başta. Çünkü onlar sizi oranın parçası hissetmeden olmaz. Yadırganıyordum. Ara Güler’in de dediği gibi bir yerde makinanızı çıkartmadan önce kendinizi alıştırmanız lazım. Genç bir insan, kolunda fotoğraf makinaları ile çekimler yapan insan oldum aralarında. Sonra Adana’yı o kadar sevdim ki bir senede toplam yedi kere Adana’ya gittim. Çok keyif almaya başladım; onları özlediğimin farkına vardım. Sonuçta fotoğraf bir araç oldu benim için. Zaman ilerledikçe ben sonunda rehabilitasyonun bir parçası konumuna gelmiştim. Çocukların bazen ödülü, bazen gelecekleriyle ilgili bir umut oldum. Orada 200 kişilik bir grup tarafından kabul edildim. Bu iyice bir insanlık işi oldu. Fotoğrafın belgesel anlamda ne kadar büyük bir gücü olabileceğini ilk kez kendi yaşamımda bu kadar net gördüm. Çektiklerim ne bronz askerlerdi ne misketlerdi. Yaşayan içleri dolu nesnelerdi.  Bana insanlığımı hatırlattılar.

 

Katalogta da yaşamın anlamını hatırlattıkları için teşekkür ediyorsunuz. Sizde şu an tortusunu bırakan ağırlıklı duygu hangisi bu proje ile ilgili?

M: Huzur. Hani ilk defa çok önemli bir iş yaptığımın peşindeyim. İşin bir kısmı fotoğraf bir kısmı kamusal. Ama kamunun yeterli ilgilisi görmüyorum. Bu iş yurt dışında yapılsa doktorlar gelir, merkez sahipleri gelir, burada ilgisizlik var. Sağ olsun fotoğraf çevresinin ilgisi çok büyüktü. Gazetede gören fotoğrafla ilgisi olmayan engelli çocukların aileleri geldi ve fotoğraflardaki duyguları benim paylaşmaları çok önemliydi. Bu çocukların olduğu platform bizim dünyamızda ama biz yok sayıyoruz. Hep sanki bir şey olması gerekiyor, bir tanıdığımızın özürlü olması gerekiyor ki onunla ilgili bir şey yapalım.

 

Adana’daki merkezden biraz daha ayrıntılarıyla bahseder misiniz?  Orada çalışanlarla kurduğunuz ilişki nasıldı?

MA: Dışardan sıradan gibi görebilir başta: bir bahçe, bir bina gibi. Ama müthiş bir bahçe... İçerde portakal  bahçeleri, tavus kuşu bile var. Tedavi olmamak imkansız. Orası benim için bir akraba evi, bir ören yeri. Ben o çocukları engelli olmayan çocuklardan daha çok seviyorum. O kadar doğallar ki.

 

Sergisinin genel havası hüzünlü, fakat fotoğraflarda çocukların engellerini anlamak zor. Önceden bilerek gelmese insan onların engellerinin farkına varmayabilir..

MA: Çoğu da öyle aslında. Engellerini ancak belirli bir aktivitede konuşurken yürürken anlayabiliyorsunuz. Bu coşkulu bir sergi aslında. Bir yandan da onların yalnız dünyasını yansıtıyor. Biz de şehrin içinde çok yaralı ve engelli olarak yaşıyoruz. Ben de kimi zaman kendimi çok engelli hissediyorum.  Sergilerle filmlerle aşklarla tedavi olmaya çalışıyorum. Bir de sadece fotoğraf için yapmadım bu sergiyi, insanlık için yaptım. Kamunun utandığı, sakladığı şeylerin tedavi edilebilirliğini göstermek, bu dünyanın varlığını vurgulamak için yaptım. Hem sağlık hem  fotoğraf dünyasında çift platformu etkilesin istedim. Etkisi de oldu. Yapılacak birkaç sempozyumda sergilemek için istediler fotoğrafları. Yurt dışı için de düşünüyorum. Hem bir Türkün fotoğraf işini sergilemek için hem de mesela Almanya’da bir müessese Adana’daki merkezle işbirliğine girebilir, cihaz para desteği verebilir. Fehmi Kaya da zorluklarla yürütüyor bu işi.

Bir keresinde bir Midilli almak istediğini söyledi. Benim de kafama o zamandan takıldı. Sergimin albüm gelirlerini buna ayıracağım.

 

Bundan sonra projeleriniz  belgesel ağırlıklı mı sürecek?

MA: Evet, biraz daha sosyale döneceğimin müjdesi var “Başarmak”ta. “Seyahatname”nin de temeli belgeseldi aslında. Hayatımın geçtiği şu hatta yaşanan karmaşayı anlatmaya çalışıyorum orada. Şu an iki proje var üzerine eğildiğim. Biri yine çocuklarla ilgili. Biri hariç hepsi siyah-beyaz.

 

Siyah beyaz bu projede de özel bir seçim oldu sanırım sizin için..

MA: Evet. Siyah beyaz renklerle karmaşa olacağına sadede gelelim konuya yoğunlaşalım istedim. Tüm siyah beyaz ustaların  ruhunu taşıyarak yaptım. Bir Eugene Smith’i, bir Cartier Bresson’u, Salgado’yu, bir Economopoulos’u bilmeden sevmeden bunları yapabilmeye imkan yok. Ustalar içime, bilinç altıma sinmiş. Yine de Merih Akoğul titizliğini gösterdim. Dikkat ederseniz, fazla acz yok. Korkutuğum şey fazla grafik olmalarıydı ama konuyla bunu yumuşattım.

 

Sergi için fotoğrafları seçerken otosansür uyguladınız mı?

MA: Evet, biraz sansürüm var. Fotoğraf uğruna ana-babayı rencide etmek, çocuğu utandırmak istemiyorum. Çocuklar fotoğrafı görünce kendileriyle övünebilmeli. Dans eden neşeyle bakan çocuklar var bu sergide.

 

Orada nasıl bir çalışma disiplini içine girdiniz?

MA: 25-26 gün sürdü çekimim: sabah sekizden akşam altıya dek. Filmlerin kontaktlarını aldım; seçerken fenalaştım. Özel kağıt kullandım; bir nevi ithal ettirdim. Onar saatlik karanlık oda kürlerine girdim. Bir sabah baskı aşamasının yoruculuğu nedeniyle bayıldım. Çerçevesinin başında bile neredeyse kendim durdum. Her şeyin profesyonelce olmasına çalıştım. Bu daha bir başlangıç çünkü.Daha sempozyumlarda sergilenecek, Adana’ya gidecek; kimbilir orada nasıl karşılanacak. Mümkün olduğunca çocukların kendi dünyalarında teneffüs anlarını yakalamaya çalıştım. Anlara müdahale etmedim. 20-35 ve 28-80 iki zoom objektif kullandım. F3-F4 iki makine. Çok minimal malzeme kullandım. Gerektiğinde bina içinde ayak; 400 asa HB5 film. Her şey fiks.

 

Serginin ilk olarak İstanbul’da açılmasını bir risk olarak gördünüz mü?

M: Fotoğraf galerisinde açmanın önemli bir nedeni konuyu bir de fotoğrafçı titizliğiyle göstermek ve çok daha büyük bir kitleye hitap etmek. Kamuoyu olması için İstanbul’da olması iyi. Galeri, ses getirmesi açısında önemli. Bu projede benim içime sinen 150 iyi fotoğraf var. Ama inanın zaman yetmiyor basmaya. Sergide 60, kitapta 90 fotoğraf var. Daha 20 kasetten fotoğraf basamadım.

Bir yandan da tabii ben bu konuda sadece bir merkezin bir cephesini çekebildim. On binlerce görüntüden ben üç bin beş yüzünü saptayabildim.

 

Bu konuyu çalışan başka fotoğrafçılarla temas kurdunuz mu?

M: Yeşim Işık ve Muammer Yanmaz’ın down sendromlularla böyle bir çalışma yaptığını biliyorum. Ama benim kafamdaki dikey bir projeydi. Zamanım yoktu yeterince.

 

Sergiyi yakın zamanda açma konusunda bir zorunluluk hissettiğiniz için mi daha fotoğrafların hepsini basamadan sergiyi açtınız?

M: Ben bu sergiyi üç kere giderek de çıkarabilirdim. Bazı projeler dikey bazılar yatay. Dikey projelerle bir konuyu düşünüyorsun, belki altı ay. Mesela ben aynı anda üç proje yapıyorum. Mesela Şahin Kaygun öldü erkenden. Kim bilir yaşasa neler yapardı...

Ben bu projeyi önce de yapardım ama bu işer 20-25 milyara çıkıyor, pahalı işler. Kimse kimseye para da vermiyor. Daha az gidip daha çok da kalınabilir. Sonu yok.

En büyük korkum da proje bitmeden başıma bir şeyin gelmesi, ölecek olmam. Bir de yatay projeler var. Eliott Erwitt’te olduğu gibi. 40 sene kumsalları çekiyor. Ben heykellerle ilgili bir yatay proje çekiyorum şimdi. İki sene sonra da açabilirim sergiyi, 10 sene sonra açamayabilirim de.

 

Birkaç yıldır çok farklı Merih Akoğullar çıkıyor karşımıza. Bronz Askerler, Seyahatname, Klasikler-Neoklasikler... Siz bu anlamda yaptıklarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 MA: Ben her şeyi içimden geldiği için yapıyorum; hava atmak için değil. Herkesin değerlendirmesi farklı olabilir. Hepsi kalbimizin bir parçası. Ben edebiyatla ilgili çalışmalar da yapıyorum, fotoğraf kuramı üzerine yazı da yazıyorum, eğitmenlik inanılmaz zamanımı alıyor. Şu an tam 5 ayrı yerde eğitim veriyorum. Şiir yazıyorum. Bunlar da benim ayrı cephelerim. Bir postmodern yapı gibi. Egomu tatmin edeyim diye değil yoksa. Amacım daha iyi bir şey yapabilmek, bir şey anlatabilmek. Benim son zamanlardaki hafif tepkim de şu var: İnsanlar son geldikleri noktanın en iyi olduğunu düşünüyorlar. Ama daha da ötesi vardır hep.

 

Siz işlerinizi çok iyi tanıtıyorsunuz, Halkla İlişkiler şirketiyle de anlaşıyorsunuz, böyle bir şeyi çok az kişi yapıyor. Pek alışılmamış bir durum bu.    

MA: Ben şöyle düşünüyorum: Dünyanın en iyi romanını yaz, sandıkta sakla hiçbir anlamı yok. Her şeyi paylaşmak için yapıyorum.Kendimizi buluyoruz biz de yapa yapa. Bakarsın bir gün Magnum fotoğrafçısı olurum. Ama reklam fotoğrafçılığına dönmem. Beş yere ders veriyorum, ikisinden para kazanıyorum ama diğer üniversitelere tost parasına gidiyorum. Çünkü severek, birilerine bir şeyler katabilmek, onlarla bir şeyler paylaşabilmek için gidiyorum....

 

Geniş Açı, 2001

 

interviews

photography

 

© Özge Baykan