YİRMİ YILIN KLASİKLERİ

 

Merih Akoğul, Fotoğrafevi-Fujifilm Fotoğraf Galerisi’nde 13 Mart Salı günü açılışı yapılacak ve 6 Nisan tarihine dek gezilebilecek olan yeni sergisi Klasikler/Neo-Klasikler’in öncesinde Geniş Açı ile söyleşti. Bu sergi Merih Akoğul’un 1981’den bugüne yirmi yıllık akademik geçmişine bir ayna tutuyor. Sergi belki de fotoğrafçının çoğu kişi tarafından pek bilinmeyen belgesel tarza olana eğilimine vurgu yapması açısından da ilgiye değer. Yalnızca siyah beyazlardan oluşan Klasikler/Neoklasikler’in ardından Akoğul ağırlıklı olarak belgesele devam edeceğini söylüyor.

 

Son birkaç yıldır sizin nesnelere yönelik çalışmalarınızı gördük. “Klasikler/Neoklasikler” serginiz ise sadece siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyor ve fotoğraflarda konu olarak insanı sıkça görüyoruz. Bu serginin sizin için önemini anlatır mısınız?

MA: Akademik anlamda bakıldığında daha Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlanmadığı yıllarda Güzel Sanatlar Akademisi’nin Fotoğraf Enstitüsü’ne 1981 yılında girdim. Oradan klasik eğitimimi alarak 1985’e kadar fotoğraf okudum. Okul  bittikten sonra da bu günlere geldik. Arada reklam fotoğrafçılığı da yaptım. Fotoğrafa akademik olarak girişimin ardından yirmi yıl geçti. Bazen müstakil bazen kurduğumuz gruplarla, Grup 9’la, Grup İpek Yolu’yla bayağı çalışmalar yaptık. Ama öz olarak çalışmalarımız siyah beyazdı. Bu işe 20 sene verdim.Arada bir sürü şeyler var. Dediğiniz gibi bütün projeler hep son dönemimdeydi. Nesneler üzerine gittim. Nesnelerle hep bağlantım vardı; zaten göreceksiniz birçok nesne var aslında. Ama benim özellikle 1985’ten sonra ortaya çıkartmadığım siyah beyazlarım vardı. Bir gün bunları bir şekilde sergi olarak değerlendirmeyi düşünüyordum. Bunların bilinenleri daha çok 1981-86 arasında grup sergilerinde sergilenen ya da ödül alan fotoğraflardı. Ondan sonra tekrar siyah beyaz çekmeyi sürdürdüm.  Bu sergideki fotoğraflar da “Klasikler” adını taşıyor. Klasikler 1981-91 arası, Neo-klasikler  1991-2001 arası çektiğim fotoğraflardan oluşuyor. Geçen zaman içinde bakıyorum ki ilk çekilenle son çekilen fotoğraflarım yaklaşım olarak birbirine çok benziyor. Hep belirli bir sadeliği yeğliyorum. O hiç değişmedi. Tekrar geriye dönüp bu fotoğrafları basarken edindiğim izlenim de aynı şeydi. Bir de burası isterse Londra olsun ister Adana olsun ben nereye gidersem  gideyim orada bana yakın şeyleri çekiyorum. Gittiğim yerlerden hiçbir şehir meydanı, anıt filan böyle bir şey yok. Detaylar var, nesnelerin birbiriyle yaptığı, benim bulunduğum açıdan bir kompozisyonları var. Bunları yeğlediğimi gördüm. Ve sonunda  bunları yaklaşık 60 fotoğraf içinde toparlayacak şekilde bir sergi ve albüm yapmak istedim. Bir albümü yapmak çok zor, bunda benim de eğitmeni olarak bulunduğum Eyüboğlu Eğitim Kurumları sponsor oldu. Bu çok önemli, böyle bir sergi için fotoğraf ile ilgili kurumlardan destek bulamazken bir eğitim kurumunun destek olması çok önemli. Bunun arkasında basan matbaadan, asistanım Altan Bal’a kadar geniş bir kadronun desteği var tabii.   

 

Bu sergide belgesele kayan fotoğraflar var. Oysa son dönemdeki renkli fotoğraflarınıza baktığımızda bunların çok dışında bir çizgi görüyoruz…

MA: Mesela ben her şeyi sağ ile yapıyorum, ama makası sol elle kullanıyorum. Bende  renkli ve siyah beyaza bakış aynı olmadığı için tabii ki stillerde de birazcık farklılık oluyor.  Bu sergi de birkaç fotoğrafı çıkarınca, belgesel bir sergi. İki ayrı aks olarak görüyorum ben fotoğrafımı. Benim gönlüm hep belgeseldeydi ama belki yeterli cesaretim yoktu şimdiye dek. Bu ülkeye kitapların girmesi gerçekten zaman aldı. 1990 ve öncesinde çok az kitaba bakabildik. Büyük isimleri biliyorduk ama onlardan sonra gelenleri bilmiyorduk. Yılmaz Kaini haricinde bize hiç fotoğrafçı isminden söz etmediler. Böyle olunca da yapacak pek bir şey yok. Dorothea Lange’in söylediği bir şey var; diyor ki : “Bir aslan terbiyecisi nasıl aslan terbiyecisi oluyorsa bir fotoğrafçı da öyle fotoğrafçı olur.” Bir aslanı vahşi ortamından alıyorsun. Bakarak ve görerek görsel düzlemden alıp fotoğraf düzlemine çektiğin görüntü gibi. Alıp sirke alıyorsun. Aslanın ağzına kafanı sokuyorsun. Fotoğrafın da aynı aslan gibi senin kafanı koparma ihtimali var. Deklanşöre basmak da öyle değil mi: doğru anda basmak.. Dayak yemeyeceksin, insanı fazla rahatsız etmeyeceksin. Aslana yaklaşmaktaki cesaret, eğitme konusundaki bilimselliği veya hayvanın doğasının bilinmesi, riske girebilme, sürekli çalışma, aslanla  terbiyeci arasında kurulan bağlantı… Sonuçta her şey bir gösteri için. İşte fotoğraf da öyle bir şey. Akşam sirkteki gösteri bizim de yaptığımız dia gösterisi ya da sergiye karşılık geliyor. Aynı zorluklarla, aynı çabayla…

 

Renk tercihini nasıl belirliyorsunuz? Nesnelerle çalıştığınızda renkli, ama belgesel çalıştığınızda siyah beyaz var…

MA: Nesnenin doğasının gerektirdiği şey önemli. Bronz Askerler hepsi aşağı yukarı aynı boyda, uzak bakışla neredeyse birbirine benzeyen; fakat arkasında tarihsel bir fon barındıran figürler. O yüzden ben, hem görsel olarak çarpsın, hem de mantık olarak tutsun diye, Osmanlı’ya genelde yeşil, Bizans’a mavi, savaş sahnelerinde fona kırmızı vermeyi yeğledim. Gece gibi gözüken sahnelerde de fona mavi ve sarı tonlar attım. Sanki ateş yakmışlar da ateş yüzlerine vurmuş ya da ayın maviliği fona düşmüş gibi. Dönüşümler/Sıradan Bir Aşk Hikayesi’nde de nesnelerin çarpıcılığını göstermek için bazen fonu, bazen nesneleri çıkardım. Çünkü Fotoğraf bir yönüyle anlam, şekil biçim, diğer yönüyle de renk ton ve onların yarattığı renksel anlamda kontrastlar olduğu için nesnelerin doğasının gerektirdiği şeye gidiyorum ben de. Grafik birtakım detayları içeren fotoğraflarımda da aşırı  renkleri yeğliyorum. Ama monochrome’u da çok severim, o da sonuçta  bir renk. Bazen mavi ile kırmızının yan yana gelerek yapamadığını şöyle uçuk bir mavi renk daha iyi yapabilir. Ama “Filim” sergisini siyah beyaz yaptım. Çünkü orada da heykelin dokusunu çıkartmak istiyordum. O zaman bir fon orayı zaten karıştırırdı. Aşkküre’de de zaten misketlerin kendi rengi yetiyordu. Ben orada da misketlerin içindeki renklerle bir alan derinliği uyandırarak resimsel bir şey yapmaya çalıştım; ama yine fotografik malzemeyle. Bütün bunları yaparken sadece ışığı ve alan derinliğini kullanıyorum. Kalkıp nesnenin doğasını bozmuyorum. Optik bozulmalar dışında tabii. Photoshop’la bir şey yapmıyorum. Ben klasik fotoğrafın optik, fiziksel ve kimyasal verdikleriyle çok iyi yetinebiliyorum. Çünkü o spektrumda bile muazzam bir şey var. Karanlık odada da en fazla  tonlarla gradasyonla oynuyorum, klasik bir fotoğrafçının yaptığı maskelemeleri yapıyorum. Bu sergide de üç dört tane önceki dönemlerimden karanlık odada oynanmış fotoğraflar göreceksiniz ama artık elden geldiğince kadrajı bile bozmamaya çalışarak basıyorum.

 

Özellikle tercih ettiğiniz takıntılı olduğunuz bir konu var mı, çalışırken…

MA:Konuları çok ayırmıyorum. Sonuçta önemli olan fotoğraf. Nesnelerin çok önemi yok. Bir insan olmuş, bir hayvan olmuş, bir nesne olmuş… Önemli olan sizin bakışınızı yansıtacak olan nesnelerle ve anlarla denk gelmek. Ben anla nesnenin ruhunun çakıştığı yerde deklanşöre basmaya çalışıyorum ama bunu büyük çığlıklarla değil belki çok sessiz yaklaşımlarla, fısıltılarla yapmaya çalışıyorum. Benim fotoğraflarıma bakarsanız bas bas bağıran, patlamalar olan fotoğraflar görmezsiniz. Fotoğraflarımın hep kendine ait bir sakinliği var. O benim mizacımla, olayların ve durumların karşısında bulunduğum açıyla ilgili olabilir. Konu, ışık ve an benim için önemli olan. “Doğru an bu” dediğimde deklanşöre basıyorum. Ama dıştaki yakaladığım şeyle benim o anki duygu halimin de kesişmesi gerek. Sonuçta bir yakalama hep var. Stüdyonun içinde bir nü veya nesne vardır karşınızda, ama nesnede bile an yakalarsınız. Önünüzde durduğu halde. Çünkü siz sabit durmazsınız. Işığı bir santim yukarı almak ya da makinenizi yani bulunduğunuz noktayı, gözü üç santim aşağı indirmek bile çok büyük fark yaratıyor fotoğrafta. Zaten fotoğraf dediğimiz olay nüansların işi. Bir saniye önce muazzam kompozisyon alan bir fotoğrafla hiçbir işe yaramayan, hiçbir kompozisyonel ve estetik değeri olmayan iki fotoğrafın arasındaki süre bazen bir saniyeden de kısa olabiliyor. Bir sürü ünlü  fotoğrafçının kontaktlarına bakın. Üç karede bir şey yok, bir kare muazzam, onun arkasından gelen iki kare aynı yer ve aynı insanlarla olduğu halde yine çok sevimsiz olabiliyor. Bana ne güzel fotoğraf veriyorsa onları seviyorum, ona tapıyorum, öyle söyleyeyim. Bir kere çok bakıyorum her şeye. Şuradaki solmuş papatyalara, kulpları birbirine komşu durmuş fincanlara, duvardaki posterlere, yolda insanlara. Eve geldiğimde inanılmaz yorgun geliyorum.

 

Bakmaktan…

MA: Evet, bakmak, görmek, fotoğraf. Hayatımın özeti bu gibi. Şöyle söyleyeyim, bu dünyada benim görüntülerim var. Yılmaz Kaini’nin de vardı, Şahin Kaygun’un da. Onlar da bu dünyada kendilerine ait görüntüleri çekiyorlardı. Ben de bana benim ismimi çağıran fotoğrafları çekiyorum. Sanki bazı nesneler bazı anlar benim adımı sesleniyor. Bir sürü ilginç fotoğraf vardır; iyi de sonuç alabilirim. Ama benim olduğuna inanmadığım için çekmem. İlla ki benim olacak o fotoğraf.

 

Bir fotoğrafı çektikten  sonra içinizde kalan, daha iyisini çekmeye dönük bir istek oluyor mu?

MA: Tabii bir şeyler kalıyor insanın içinde. İnsan gözü bir süreç, bir devamlılık içinde görür. Fotoğraf ise iki kısa anın içindeki bir süreçtir. Şimdi bu yüzden kafamızda  devam eden görüntüleri durduramayız asla. Onunla kart üzerinde  basılmış fotoğraf arasında durup düşünme farkı var. Çünkü öbür türlü hayat geçiyor önünüzden. Bu nesne bile olsa sizin küçük oynamalarınız bile nesnelerin durumunu, fonla olan ya da diğer nesnelerle olan bağlantısını değiştiriyor. Ama an fotoğrafında, anı yakaladığınızda o an, fotoğrafı çıkana kadar sizde yalnızca bir izlenimdir. Fotoğrafı bastıktan  sonra anlarsınız neyi yakaladığınızı neyi kaçırdığınızı aslında. O yüzden sokağa çıkıp an fotoğrafı çekmenin de kendine has çok büyük sürprizleri var. Hiç ummadığınız anda ummadığınız şeyler yan yana, üst üste, karşı karşıya gelebiliyor. Doğru anda deklanşöre basarsanız, buna hem çok iyi bir bilgi lazım, hem çok iyi bir his, hem de iyi bir pratik lazım. Ben bundan çok keyif alıyorum. Benim fotoğraflarımla ilgili herkesin edindiği izlenim, nesnelerin, uzun anların fotoğrafı gibi gözükse de ben kalbi belge fotoğrafında olan bir insanım. Evimdeki albümlerin yüzde doksanı fotoğraf röportajları olan fotoğrafçılara ait çalışmalardır. Ama çok zor bir şey işte bu. Biz de yavaş yavaş gelişiyoruz. Bakıyoruz ustalara, hep kırk yaşından sonra  verimli fotoğraflar çektiklerini görüyoruz, çok büyük tarihsel olaylar yoksa eğer. İşte ben de yeni yeni olgunluk dönemime hazırlanıyorum. Bir şey kalmadı kırka…

 

Peki bundan sonrası için neler düşünüyorsunuz?

MA: Evet, büyük bir projem var, bu senenin sonunda bir sergi ve albüm olarak gerçekleştireceğim. Onu şu an saklı tutuyorum. Bunun dışında spastik çocuklarla ilgili siyah beyaz bir projem var. Onu az da olsa çekmeye başladım. Sonra müzisyenlerle ilgili bir çalışmam var. O da siyah beyaz. Özportrelerden oluşan bir projem var.  Bir de müzik parçalarından yola çıkarak bir dia gösterisi oluşturacağım. Fotoğraflarla birlikte canlı müzik olacak. Fotoğrafı birtakım sanatlarla, özellikle müzikle birleştirerek bazı şeyler yapacağım. Sonuç olarak şu anda beş proje var, ikisi başlamış durumda. Bir de tabii son günlerde sürekli yenilenecek olan bir projem daha var, Seyahatname. Modern Dans Topluluğu’yla Beyhan Murphy’nin koreografisini yaptığı 2001 Seyahatname adlı eserde fotoğraflarım kullanıldı. Bitirdim demiyorum çünkü yeni dialar eklenecek bu projeye.  Mercan Dede’nin müziği eşliğinde bazı fotoğrafları kullanacağız. Seyahatname yaşamın içinden enstantaneleri kapsıyor; olaylar, durumlar olarak. Ama bu sefer dia olarak. Bir buçuk senedir üzerine çalıştığım bir projeydi. Aynı insanın seyahati gibi. Bunu zaten yapıyordum, fotoğrafları çekiyordum. Gittiğiniz yerlerde yeni görüntülerle karşılaşırsınız, işte bunları bir gösteri içinde değerlendiriyorum. Bunun ilk deneyimi de gayet başarılı bir sahne yapıtı Seyahatname 2001’le gerçekleşti; ben de ismini “Seyahatname” koydum bu yüzden.  Mercan Dede ile bu projeyi  ileride, daha fotografik bir düzlemde, bir festivalde, İfsak Fotoğraf Günleri’nde, Saydam  Günleri’nde yapabilirim.

 

Disiplinlerarası çalışmanın riskini de göz önünde bulunduruyor olmalısınız bu projeleri gerçekleştirirken…

MA: Tabii bu tarz projeler hep oluyordu. Bunların sevimsiz örnekleri var. Bana hep derler “Şiirlerinle fotoğraflarından oluşan bir şey yapacak mısın?” diye. Bu güne kadar çok güzel şiirlere çok kötü fotoğraflar gördüm ya da çok kötü şiirlere güzel fotoğraflar. Şimdi buna düşmemek gerek. Benim biliyorsunuz bir yönüm olarak da şiir var. Hayatta en korktuğum şey iyi bir fotoğrafçı kötü bir şair ya da kötü  bir fotoğrafçı iyi bir şair olmak. Çünkü ikisini de eş seviyorum. Birinden dolayı beni diğer tarafın daha niteliksiz olarak değerlendirmemesi gerekliyor. Bu arada sonbaharda yeni şiir kitabım da çıkacak. Bunun dışında fotoğraf dergilerinde yazdığım, içinde derginiz Geniş Açı’nın da olduğu, sürekli yazdığım yazılardan toplanan bir kitap var. Bir iki üzerine çalıştığım fotoğraf kitabı da var. Yani yazılarımı da fotoğraflarım gibi zaman içinde toplayacağım. En son Avusturya Kültür Ofisi’nde Bronz Askerler sergisi ve dia gösterisi yapıldı. Şimdi Adana’ya gidiyorum, Adana’da çok iyi bir fotoğraf izleyicisi var. Ben de Görüntü Sanat Galerisi’nde Bronz Askerler’i sergi olarak açacağım ve dia gösterisi yapacağım.

 

Siz 20 yıldır fotoğraf eğitiminin içindesiniz. Şu anda da eğitmen olarak fotoğraf eğitimini yakından tanıyorsunuz. Bu 20 yılı fotoğraf eğitimi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

MA: Bizim dönemimizde fotoğraf eğitimi ilk bizim okulda, yeni yeni başlıyordu. Biz okula girdiğimizde dördüncü sınıflar hala okuyorlardı, mezun yoktu. O dönemde hocalarımız canla başla çabaladılar ama onların bildikleri de sınırlıydı. Zaman içinde kitapların çevrilmesi, yeni kitapların ülkemize girişiyle aslında işin 20 sene önceki gibi olmadığı görüldü. Bizim o dönemde modernist bir anlayışla yaptığımız fotoğraflar bugün  mesela klasik kaldı ki işte “Klasikler” sergiye verilmiş yarı esprili bir isimdir. Sonraki döneme bile ben neoklasikler diyorum. Fazla modern gitmeyen, aynı zamanda eskimeyen fotoğraflar…Çünkü siyah beyazın keyfi, lezzeti hala çok güzel. Dünyada pek çok fotoğraf ekolüne bakınca pek çok kişinin siyah beyaz çalıştığını görüyoruz. Üstelik birçok renkli nesne olmasına rağmen. Siyah beyazın kendine has bir stilizasyonu var. Eğitime dönersek, Yılmaz Kaini ve Şahin Kaygun’dan çok şey öğrendiğimi belirtmek isterim. Benim de eğitimciliğimde benimsediğim nokta bize öğretilmeyenleri iletmek. Bunu belirli  bir eğitim formasyonu içinde altı senedir Marmara Üniversitesi’nde, bu sene Bilgi Üniversitesi’nin Bilgi Atölye’lerinde, “Bakmak, Görmek, Fotoğraf” seminerlerinde, yine biraz daha gerilere almak lazım diyip Eyüboğlu Koleji’nde ders vermekteyim. Baktım ki çocukların içinde muazzam fotoğraf çekenler var. Özellikle 1985’ten sonra sürekli öğrendiklerimi, bildiğim her şeyi doğru biçimde paylaşmaya çalıştım.

 

Sizin döneminizden bu güne kimler kaldı fotoğrafta?

MA: Şimdi ben şuna benzetiyorum: bir geminin batmıştır ya da batmaktadır. Bir yerde bir sal vardır. Ona türlü yerlerden biner gelirsiniz. Beş tane, yedi tane adam bir yere doğru gidersiniz. Benim dönemimden elbette dünyaya aynı bakış açısını paylaşanlar var. Sizin sizden bağımsız olarak hayatınızı belirleyen insanlar vardır. Ben genelde kolektif biriyim. Buna rağmen şunu gördüm. O kadar müstakil, o kadar gizli saklı çalışıyor ki herkes. Ben de bundan sonraki ilk  projemi söylemiyorum, söylememe jokerimi kullanıyorum. Çünkü bu güne kadar söylediğim her şeyin aslında zararını gördüm. Ancak hoca olarak öğrencilerime elimden geldiğince her şeyi göstermeye, anlatmaya çalışıyorum ama bilenler elindekileri paylaşmıyor ve birbirlerine haber vermiyor. Fotoğrafta belgesel, toplumsal, sosyal fotoğraf çalışanlar bile inanılmaz benciller, bunu çok rahat söyleyebilirim. Bu işten reklam veya basın fotoğrafıyla ilgili bir şey yapmıyorsanız  para kazanmak zaten imkansız. Albümler de satmıyor. Mesela bu albümümde Eyüboğlu Eğitim Kurumları’nın desteği var, albümü  çok ekonomik bir fiyata satacağım. Buradan gelecek geliri de görme özürlülere gerekli şeyleri almak için vereceğim. Bu gelirle on tane baston alabilirsek, alfabe alabilirsek ne mutlu. Biz ekmeğmizi gözümüzden kazanıyoruz, varoluş biçimimiz gözümüzde, hayatı gözümüzden kavrıyoruz, öyle olduğu için hiç olmazsa görmeyene ışık tutabilir albümdeki fotoğraflar diye düşünüyorum. Belki göremez ama onun getireceği gelirden yararlanabilir.

 

Geniş Açı, 2001

 

 

interviews

photography

 

 

©2006 Özge Baykan