MARTİNE FRANCK
İLE
Martine Franck, Türkiye’de adını sık
duyduğumuz bir fotoğrafçı olmasa da, etkileyici kompozisyonları, samimiyeti ve kamerasını doğrulttuğu
yaşamlara gösterdiği üstün anlama yetisiyle dünyanın önde gelen fotoğrafçıları
arasında yer alıyor. Franck, geçtiğimiz günlerde eşi Henri-Cartier Bresson’un Pera Müzesi’nde açılan sergisi
vesilesiyle İstanbul’a geldi. Biz de bu ziyareti fırsat bilerek serginin
açılışında tanıştığımız Franck’tan kaldığı Pera Palas
Oteli’nde bir söyleşi randevusu aldık. Söyleşimiz sırasında 68 yaşındaki
Franck, hoşluğu, şıklığı ve kibarlığıyla bizi kendisine hayran bırakırken
sorularımızı içtenlikle yanıtladı. Kimi zaman konuşkan kimi zaman suskun,
Franck ilk kez geldiği Türkiye’den çok etkilendiğini birçok kez dillendirdi.
Söylediğine göre, bu yolculuk Osmanlı İmparatorluğu’nun azametini ve modern
Türkiye’nin olağanüstü başarılarını aynı anda hissettirerek ona Türkiye’yi
fotoğraflamak konusunda büyük bir istek vermişti.
Öncelikle
kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Maalesef Türkiye’de işleriniz fazla
bilinmiyor.
Belçikalıyım. Paris’te I'Ecole
du Louvre’da sanat tarihi eğitimi
aldım. Ama bu alanda çalışmayacağımı ya da bir müzede küratör olmayacağımı
anlamam için çok zaman geçmesi gerekmedi. O sırada seyahat etme imkanı buldum.
Japonya, Çin, Hindistan. 60’lı yıllardı. Kameramı da yanıma alarak seyahatlerimde
fotoğraf çekmeye başladım.
“One Day to the Next” kitabınızın başında John Berger
ile mektuplaşmalarınızda, Berger’e içinizdeki
çekingenliği kamera sayesinde attığınızı belirterek fotoğrafa başlama
nedeninizin ipuçlarını da veriyorsunuz bir bakıma…
Evet. Genç bir kızken zor durumlarda rahat
etmek için kameramı yanıma alırdım. Örneğin bir düğüne davet edildiğimde
kameramla orda olmak bana, bir anlamda sadece bir davetli olmanın ötesinde bir
işlev de sağlıyordu. O zamanlar kendimi ifade etme konusunda güçlük çekiyordum.
Şöyle diyebilirim: Fotoğraf, farklı mekanlarda, insanlarla konuşmaksızın onlarla
birlikte olmanızı sağlar.
Seyahatlerinizden
bahsedelim biraz da.. Güney ve Doğu Asya’ya gitmeye nasıl karar verdiniz? Nasıl
seyahat ettiniz?
Sanat tarihi eğitimi alırken seyahat etmeye
karar verdim. Sonradan Theatre du
Soleil’in müdürü olacak Ariane
Mouchkine ile seyahat ettik. Kamboçya, Hindistan, Japonya…
Ağrı Dağı’nda neredeyse hayatımızı kaybediyorduk.
60’larda yollarda seyyah hippiler görmek olağandı. Biz de onlardan biriydik. Bir
kamyona otostop çekmiştik. İranlı bir şofördü. Türk-İran sınırında, kış ortasında,
inanılmaz bir soğukta kamyon birdenbire bozuldu. Hiçbir araç geçmiyordu. Öleceğimden
korktum. Ariane ile birbirimize sıkı sıkı sarıldık, uyumamak için sabaha kadar şarkılar
söyledik. Sonra sabah 5 civarında bir araba gelip bizi kurtardı. Türkiye hayatımı
kaybetme tehlikesiyle burun buruna geldiğim bir yer oldu...
Ama bu gelişimde Osmanlı İmparatorluğu’nun
ihtişamını somut olarak görme şansı yakaladım. Atatürk’ün ülkeyi ne kadar
değiştirdiğini de yakından izleme imkanı edindim.
Bu İstanbul’a
ilk gelişiniz mi?
Evet. Bu gelişimde turistim. Fakat yeniden
gelmek ve burada çalışmak isterim. Burda çalışmak
kolay diye düşünüyorum. İnsanlar kendilerini fotoğraflamanızdan rahatsız
olmuyorlar. Hindistan’da da öyle. Orada da çalışmak kolaydı.
Hindistan’a
olan yolculuğunuz nasıl oldu? Otostopla mı gittiniz?
Hayır. Pakistan’dan Afganistan’a geçtik. İnanılmaz
bir şeydi. Afganistan’a gittiğimizde ramazan ayıydı ve her yer kapalıydı. Sınırda
hiçbir otobüs görünmüyordu. Sınırda karşılaştığımız insanlar “Üzülmeyin, yoldan
geçen bir arabayı durdurun, onunla gidersiniz” diyorlardı. Gerçekten bir sonraki
araba durdu bizim için durdu. İçindeki bir kralın oğluydu! Bizi aldı, evlerinde
misafir etti. 3 -4 gün kaldık. Misafirperverlikleri inanılmazdı. Yani yoldan
iki Fransız kızını alıyorsunuz.. Garip bir durum aslında. Ama misafirperverlik
geleneğiydi tam da bu. Türkler de son derece misafirperver. Bilmiyorum bu
İslam’dan mı Araplardan mı kaynaklanıyor. O misafirperverliği hiç unutmadım
Afganistan’da.
Peki ya Hindistan’dan
nasıl bir izlenim edindiniz seyahatiniz sırasında?
Hindistan’a 7-8 kez gidip geldim. Önce Nepal’den
başladım. Misafirperverlik Hindistan’da Müslüman dünyasındaki kadar değil. İnsanlar
orda da misafirperverler.. Ama Afganistan farklı. Düşünün; bir insanı evinizde
ağırlayacaksınız.. Bu müthiş bir şey. Belki şimdi değişmiştir, artık çok fazla
turist görüyorsunuz yollarda. Ama o zamanlar için yolda iki Fransız genç kız
çok şaşırtıcı olmalıydı. Ama hiçbir kötü davranışa tanık olmadım. Saf bir
misafirperverlikti gördüğüm.
Tekrar
gittiniz mi Afganistan’a?
Hayır. Hiç şansım olmadı.
Japonya ve Çin
gezileri ne kadar sürdü?
İlk büyük seyahatim 4-5 ay sürdü. Moskova’dan
Trans-Sibirya demiryolu ile Pekin’e indim. Şanghay. Japonya.. Sonra Hong-Kong.
Japonya
hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok garip bir ülke. Ama Japon kültürünü
seviyorum.
Seyahatlerinizden
bahsetmişken, daha sonraki bir çalışmanıza, Tibetli Tulkulara
değinelim. Onlarla çalışmaya nasıl başladınız?
Fransız bir Tibetli rahiple karşılaşmıştım.
En ünlü Tibetli öğretmenlerden birinin çevirmenliğini yapıyordu. Öğretmen
ölünce onun reenkarnasyonunu izlemek üzere Hindistan’a gidecekti. Beni de
çağırdı. Merak ettim. Önce turist olarak gittim ve onları izledim. Giderek
çocukları yetiştirme biçimlerine ilgim arttı. Büyüyünce elit sınıfa dahil
oluyorlardı. Öğretileri sürdürüyorlardı.
Liderler Tulkulardan
mı seçiliyor?
Hayır.Öğretmenler yani lamalar Tulkulardan
seçiliyor. Onlar da dini lider oluyor. Tulkuların en ünlüsü Dalay
Lama tabii ki.
Tibet’te
çalışırken yalnız mıydınız?
Evet. Özellikle Güney Hindistan’a çok sık
gittim. Çünkü Hindistan’a kaçan Tibetlilerin güneyde pek çok manastırı var.
Hint devleti onlara güneyde toprak vermiş. Hindistan’daki en büyük 2 manastır Karnataka’dalar, Güney Hindistan’da.
Tibet’teki
manastırlarla iletişim halindeler mi?
Bu çok zor. Pek çoğunun Tibet’i terk ettiğini
biliyorum. Çok azı ülkesine geri döndü.
Nasıl
yaşıyorlar Tulkular?
Manastırlar İngiliz yatılı okulları gibi bir
bakıma. Ben de bir İngiliz yatılı okulunda okudum. Çocuklar manastırlara 2-3
yaşında getiriliyor. Rahipler tarafından özenle yetiştiriliyorlar. Ama diğer
rahiplerle bir arada tutulmuyorlar. Sadece Tulkular bir arada oynuyor. Çok özel
bir eğitimleri var çocukların; çok sıkı çalışmaları gerekiyor. Çok disiplinli
bir hayatları var. Daha iyi eğitim gördükleri için İngilizce bilenleri de çok.
Matematik de biliyorlar. Çok açık ve eğlenceli insanlar.
Politika konuşuyorlar
mı?
Ben özellikle bundan kaçındım.
Ne kadar
çalıştınız onlarla?
Onlarla çok zaman geçirdim. Yıllar boyunca
6-7 kez gidip gelmiş olmalıyım.
Tek başınıza
mıydınız hep? Bresson’un da sizinle
geldiği oldu mu?
Hayır hep tek başıma idim seyahatlerimde.
Kendinizi Budizm’e
yakın hissediyor musunuz?
Onlardan çok etkileniyorum evet. Ölüme ve
yaşama genel yaklaşımlarını, sorumluluk bilincini, yaşam biçimlerini seviyorum.
Kendim Budist değilim. Ama Budizm çok çekici geliyor.
Bu projenin
sizin işlerinizdeki genel yeri nedir?
Önemli projelerimden biri. Fakat bir süre
sonra hastalığım nedeniyle seyahat edemez oldum ve projeyi durdurmak zorunda
kaldım. Oraya dönmek ve bu konuda bir kitap yapmak isterim.
Biraz da İrlanda’daki
projenizden bahsedelm. Donegal’deki
Tory adasından..
Birlikte çalıştığım bir komisyon benden Avrupa’daki
yoksulluk üzerine çekmemi istedi. Ben de İrlanda’ya gitmek istiyordum. Yani
kişisel tercihim İrlanda oldu. Kentsel fakirliği çekmeye başladım.Daha sonra
daha zirai bölgelere kaydım. Orada resim yapan bir ressamla beraber Tory adasına gittim sonra. O da beni ada sakinleriyle tanıştırdı.
Kimler yaşıyor
Tory adasında?
Çok küçük bir topluluk. 150 kişi kadarlar.. Gal dilini konuşuyorlar. Hükümet onların adayı terk
etmesini istiyor, çünkü onların adadaki varlığı hükümete pahalıya patlıyor.
Onlar da buna karşı mücadele ediyorlar.
Sonra
portreleriniz..
Portre çekmeyi her zaman çok sevdim. Ama bir
yandan da portreleri yayınlamak daha zor çünkü insanlar portrelerde fotoğrafı
kimin çektiğinden çok fotoğrafta kimin olduğuyla ilgileniyorlar.
Portrelerini
çektiğiniz insanlarla iletişiminiz nasıl gerçekleşiyor.
Genelde fotoğraf üzerinden. Kimileri dostlarım..
Ama genelde bir dergi ya da gazetenin isteği üzerine onları çekiyorum. Şimdilerde çekimler daha kolay oluyor çünkü
herkes beni tanıyor. Mesela şimdi Isabelle Hupert’in bir sergisi var, sergide farklı fotoğrafçıların
çektiği Hubert portreleri yer alıyor. Hubert’in bu konuda söylediği bir şey var ve bence doğru: Hubert, fotoğraflarının kendini yansıtmaktan çok o fotoğrafı
çeken fotoğrafçıyı yansıttığını söylüyor. Çünkü her fotoğraf için ayrı bir role
bürünüyor.
Çeşitli türlerde
çalıştınız. Manzara, portreler, Tibetliler.. Öncelik verdiğiniz herhangi bir
proje ya da tür var mı?
Hepsini seviyorum. İnsanlarla tanışmayı,
onlara yaklaşmayı da seviyorum, manzaraları ve mimari yapıları da.
Yıllardır Theatre du Soleil
ile çalışıyorsunuz.. Sahne fotoğrafçılığı deneyimiz hakkında neler söylemek
istersiniz?
En başından beri onlarlayım. Dedim de dediğim
gibi Ariane ile seyahat ettim. Sonra o Theatre du Soleil’i
kurdu. Benim bir tiyatrocu olmamı istiyordu. Ama olamazdım çünkü çok
çekingendim. Ben de ona tiyatroya entegre olmamın tek yolunun fotoğraf olduğunu
söyledim. Böyle başladı. Oyunlar değil provalar sırasında çekim yapıyorum tabii
ki. En sevdiğim fotoğraf türü değil aslında bu. Sahnede tam istediğiniz yerde
istediğiniz gibi çekemiyorsunuz. Bir de, hep bir başkasının yaptığı şeyi
fotoğraflama duygusu ağır basıyor var. Sahne fotoğrafı konusunda bir uzman
değilim.
Kaç yıl oldu Theatre du Soleil
ile?
Bunu söylemekten hiç hoşlanmıyorum ama
sanırım 40 yıl oldu!
Bresson’la
birbirinizi nasıl etkilediniz? Fotoğraf konuşur muydunuz?
Dizindeki bir problem nedeniyle seyahat
edemiyordu. Bu nedenle röportajı bıraktı. Ama manzaralara devam etti. Ama
sanırım zaten o dönemde artık söylemek istediklerini söylemişti fotoğrafta.
Ressam olarak başlamıştı, resme dönmek istedi.
İkimizin de fotoğraf çalıştığı bir dönem de oldu. Biz aramızda hiç
fotoğraf konuşmazdık. En büyük konumuz resimdi. Sergilere giderdik, müzelerde
çok zaman harcardık. Kontaklarını gösterirdi bazen, ben de projelerimden bahsederdim.
Ama fotoğraf konuşmazdık. O da fotoğraf üzerine konuşmayı genel olarak pek
sevmezdi zaten.
Resim yapıyor
musunuz?
Hayır. Resim yapmıyorum.
Bresson gibi
sizin de “fetiş” bir kameranız var mı?
Evet, hala Leica
ile çalışıyorum. Geçenlerde bir de dijital kamera aldım. Tiyatro çalışmaları için
dijital çok uygun.
Kadınlar üzerine
de çalışmalarınız var..
Kadın sorunlarıyla her zaman iç içeydim. Hangi
kadın değildir ki! Kızım ilgilenmese de çok üzülürdüm herhalde. Gençliğimde kürtaj
çok önemli bir konuydu Fransa’da. O zamanlarda çokça gösterilere katılırdım.
Şu an herhangi
bir kadın organizasyonu için çalışıyor musunuz?
Hayır. Ama fotoğrafçıların sayısı giderek
artıyor.
Evet. Ama Magnum’da
hala sadece 5 kadın fotoğrafçı var, değil mi?
Kadınlar için fotoğrafçılık zor. Özellikle
bir aileniz olduğunda röportaja gitmek çok da pratik değil.
Magnum’a girişiniz nasıl oldu?
Daha önce başka bir ajanstaydım. Viva ajansındaydım. Sonra bir kitap için çalışırken ajansı
bıraktım. Kızım da “Neden Magnum’a başvurmuyorsun”
diyordu. “Sonuçta eşin de o ajansta!”. Sonra başvurdum. O kadar da kolay
değildi kabul edilmek aslında. Biliyorsunuz, Magnum’da çeşitli aşamalar var. 3
yıl kadar sürdü üye olmam.
Bresson’un
Pera Müzesi’ndeki sergisini nasıl buldunuz?
Bence çok güzel bir müze. Fotoğrafların
boyutu mekana uygun, mekan da yeterince geniş.
Fotoğrafınız
çekilirken çekingen mi davranırsınız?
Hayır, (gülüyor) artık değil! Fotoğrafım
çekilirken masadan birden kaybolmam.
Geniş Açı, 2006
© Özge Baykan