Özge Baykan-Deniz
Özgür
Stefan
Lindberg 18. İfsak İstanbul Fotoğraf Günleri kapsamında İsveç’ten gelen grubun
arasındaydı. Nordens Fotoskola’da eğitmenlik ve yöneticilik görevini yürüten
Lindberg’in “Amerika” fotoğrafları 10-30 Kasım tarihleri arasında
Çemberlitaş’taki Basın Müzesi’nde sergilendi. Lindberg Bir Kültür Merkezi’nde
14 Kasım’da fotoğraf üzerine bir de konferans verdi. Konferansta kendi
geliştirdiği ve fotoğrafı olaylardan
duygulara uzanan bir spektrumda inceleyen şemadan hareketle gösterdiği
fotoğraflarla görsel ifadenin gücü hakkında bize küçük bir şok tedavisi
uyguladı. İsveçli fotoğrafçıyla kaldığı Londra Oteli’nde, Türkiye getirdiği
serginin temelinde Amerika ve temsil ettikleri üzerine konuştuk...
Amerika üzerine genel bir soruyla başlayalım.
Amerika sizin için neyi ifade ediyor? Amerikan kimliği nedir sizce?
Bu gerçekten zor bir soru. Amerika’ya karşı
hem nefret hem de sevgi
besliyorum. Oraya uzun süredir
gidip geliyorum, bu sırada çok sayıda
insanla tanıştım. Amerikan toplumu gerçekten ticari
bir toplum. Her zaman para konuşuyor. Amerikan insanı
genelde yüzeysel ve aynı zamanda iki yüzlü. Muhafazakarlar. Öte yandan, toplumdan kopup bencilleşmemiş,
bir şeyleri değiştirmeyi hayal eden
insanlar da var. Aynı zamanda
bir kültür karışımı da var
Amerika'da: Zenciler, Mexicalılar, Çinliler gibi...
Bu konuda
kötü olan şey, mutluluğu parayla satın alabilme düşüncesi. Bu insanlar gerçekten de Amerika’nın dünyanın en büyük ve
harika ülkesi ve bir süper güç
olduğuna inanıyorlar. Bu hiç de iyi
olmayan bir yaklaşım. Ama tüm
bunlara rağmen orada gerçekten
iyi olan, iyi düşünen insanlar olduğunu düşünüyorum. Bu da
bence Amerika adına bir
umut!
Peki ne kadar
süre çalıştınız bu proje
üzerinde?
Aslında Amerika’daki
tam bir proje
değildi. 1994’ten beri orada
birkaç dergi ve
gazete için işler yapıyorduk. Orada
on gün kadar kalıyordum, döndükten sonra da hemen dergilerde
haberler yayınlanıyordu.
Yani hızlı bir işti. Oysa bir projede bir konuya derinlemesine odaklanırsınız, her yerde bir
uçtan öteki uca pek çok
insanla tanışır ve
pek çok fotoğraf
çekersiniz. Benimki bir ülkenin derinliğine
gitmekten çok ülkeye tepeden bir bakıştı, diyelim.
Kaç
kere gittiniz Amerika’ya?
Yılda iki kez
gidiyordum. 1994’den 2001’e kadar…
11 Eylül
olaylarından sonra gittiniz mi?
Evet,
aslında olay gerçekleştiğinde oradaydım.
Peki 11 Eylül sonrası ne tür değişiklikler gözlediniz?
Milliyetçiliğin yükselişi, örneğin…
Genel olarak
söyleyebilirim ki, Amerikalılar ülkelerinin tehdit altına girdiğini hissetme aşamasına ulaşana
dek büyük bir tepki
göstermediler. Bu noktadan
sonra insanlar öfke duymaya,
Amerikan bayrakları sallamaya ve diğer
ülkelerden gelen insanlara kin
duymaya başladılar. Aslında biraz önce
bahsettiğim yüzeyselliğin birer
göstergesi gibi geliyor bunlar bana.
Peki, Amerika’ya
gitmeden önce orada aradığınız
neydi, gittikten sonra düşünceleriniz
nasıl değişti?
Bu bir iş
üzerinde çalışırken, zencilerin nasıl
yaşadığını, uyuşturucu sorununun
insanları nasıl etkilediğini, polisleri
ve arka plandaki insanları anlamaya çalıştım. Ama bir fotoğrafçı
olarak olayı sadece
röportaj olarak düşünmemeli,
altındaki gerçekleri görmeli ve
anlatmalısınız.
Amerika’da büyük
şehirler ile kırsal kesim
arasında büyük farklılıklar
olduğu da bir gerçek...
Büyük şehirler
dünyanın her yerinde birbirine
benziyor. Londra, New York...
Buralarda yaşayan insanlar
da…İnsanlar birbirine çok yabancı. Kırsal
kesimde ise daha orijinal insanlar
görüyorsunuz. Örneğin İsveç’te kırsal kesim ile büyük şehirlerdeki
insanlar birbirlerine daha çok benzerler. Ama Amerikalılarda böyle bir benzerlikten
söz edemeyiz.
Amerika fotoğraflarındaki fotoğrafçıdan bahsedecek
olursak?
Fotoğraflarımda
soğukkanlı, geri planda olmaya çalıştım.
İnsanları doğrudan etkileme, bir şeyi doğrudan
gözler önüne serme
yoluna gitmedim. İnsanlar, fotoğraflara baktıklarında varolan bir olayı görürken,
görünenin ardındaki gerçeği de fark
etmeliler. Fotoğrafta bence en önemli şeylerden
biri bu. Sadece gerçekle yüzleşmek değil, aynı zamanda insanların iç dünyalarıyla yüzleşme.
Hayat, sevgi ve üzerinde konuştuğumuz
diğer tüm bu soruların cevabı işte bu
arka planda, görünenin ardında.
Bir fotoğrafçı olarak benim için asıl önemli
olan nokta bu. Böyle fotoğraflar,
çekilmesi en zor
fotoğraflardır ve bu aşamaya ulaşmanız
için uzun sure çok sıkı
çalışmanız gerekir.
Fotoğraflarınıza
baktığınızda serginin tüm Amerika’nın
mı yoksa sadece
küçük bir bölümün
bir ifadesi olduğunu
mu düşünüyorsunuz?
Fotoğraflar
sıradan insanları yansıtıyor. Normalde
kimsenin bakmadığı, Amerika’da arka planda kalmış
insanları… Bu insanlar arasında, örneğin
Batı Virginia’da yaşamlarını
sürdürmek için, çevreleri için,
çocukları için mücadele eden maden
işçileriyle karşılaştım. Kimsenin bakmadığı
bu insanları görmek
benim için çok iyi
bir deneyimdi. Amerika’da bu tür
başka pek çok şeyle karşılaştım.
Medyada gösterilmeyen insanlar, Amerika’nın bilmediğimiz
tarafları...
Bırakın medyayı
filmlerde bile göremezsiniz.
Çünkü bu tip insanlar filmlerde
hiç kahraman olmazlar, hep
arka plandadırlar. Ben işte
bu insanları tanımaya çalıştım.
Amerika’da fotoğraf çekerken hiç unutamadığınız anlar neler oldu?
Evet,
2001’deki son gezide Oregon’da birkaç genç insanla
karşılaştım. On sekiz-on dokuz yaşlarındaydılar.
Ağaç fabrikaları oradaki ağaçları kesiyordu. Hem de bunu saygısızca, orada
yaşayan insanları hiçe
sayarak ve herhangi bir
tepkide burada yaşayan insanlara
zarar vermekten kaçınmayacak
bir şekilde yapıyorlardı. Bu insanlar
ağaç fabrikasını durdurmak
için kendilerini ağaçlara
zincirleyerek ağaçlarda
yaşıyorlar ve bu
firmalara karşı eylem yapıyorlardı. Zaman zaman,
nöbet şeklinde yer
değiştiriyorlar ve bu
firmaların çevreye zarar
vermesini engellemeye çalışıyorlardı.
Bu çok
güçlü bir duygu. Daha önce
bahsettiğim gibi, daha iyi bir
dünya yaratmak için
inançları olan güçlü ve iyi
insanlar var. Bu genç insanlarla yaşadığım şey, inançları için
her şeye katlanma, acı çekme
duygusunu anlamak açısından, benim için
gerçekten büyük bir deneyimdi.
Genel olarak
fotoğraflarınız üzerine konuşacak olursak: Sergide hem renkli hem de
siyah beyaz fotoğraflarınızı gördük. Sizin
bu ikisi arasından kişisel bir
tercihiniz var mı?
Ben daha
çok siyah-beyazı tercih
ediyorum. Orada bazı renkli fotoğraflar da çektim çünkü görevim bu
tarz çekimleri de gerektiriyordu. Ama
şunu da söyleyebilirim ki, Amerika’da olduğu
gibi bu tarz
bir işi almayı bundan sonra
pek düşünmüyorum. Birlikte çalıştığım yazarla artık çalışmıyorum. Gazete
ve dergiler için de çalışmayacağım çünkü
fotoğraflarıma herkesin
doğru bir yolda
yön verdiğini düşünmüyorum. Aynı zamanda
bu kadar uzun süreli bir iş için
de tatmin edici bir para alamıyorum. Şimdilerde kendi projelerimle
uğraşıyorum.
Nedir bu
projeler?
Aslında tek
bir konuya konsantre olmadım henüz. Kafamda belli sahneler var, onları
bulduğum an çekeceğim. On-on beş kadar. İki-üç yıl alacak. Daha sonra da bir
kitap oluşturacağım bunlardan.
Yani fotoğraf kareleriniz hazır ve doğru anı
bekliyorsunuz.
Evet,
tetikteyim.
Çalıştığınız
gazetelerden yeterli para
kazanamadığınızı söylediniz. Aynı zamanda da 14 Kasım’daki konferansta
fotojurnalizmin geleceğinden bahsettiniz.
Bu konuda neler ekleyeceksiniz?
Bence
durum çok da ümitsiz değil. Bir değişim
var. Yeni nesil fotoğrafçılar devralıyor artık işleri. Birkaç yıl alacak bu değişim
ama yeni nesil geliyor. Bunu görebiliyorum. Bunu İstanbul’da da
hissediyorum. Yeni bir bakış
açısı, yeni fikirler var. Şu anki
durumu düzeltmek için bir
güçleri var bu neslin. Asıl kötü olan her şeyin paraya
bağlı olması. Yaptığımız her
şeyin kurallarının para tarafından konması. İnsanlık tarafından,
sevgi tarafından değil sadece
para tarafından. Mümkün olduğu
kadar çok para kazanmaya
çalışıyorsunuz, çok kazanıp kaliteyi
sınıflandırıyor ve “İnsanların istediği bu!” diyorsunuz.
İstanbul’da aynı zamanda Nordens Fotoskola’nın bir eğitmeni olarak da bulunuyorsunuz...
Pek çok
farklı neden var buraya gelişimizde. Öğrencilerin burada yaptığı
projeler bence, farklı kültürlerin
etkileşimi, toplumun gelişmesi için de
bir yol. Bu geziyi yapmamızın
nedenlerinden biri buydu. Böylelikle, sizin kültürünüzle ilgili şeyleri de daha iyi öğreniyoruz. Proje
için Türkiye’yi ve İstanbul’u
seçtik, çünkü ülkeniz İsveç’te
bir odak noktası. Bir şeyler oluyor, bunu
havada hissedebiliyoruz. Türkiye
daha önce olmadığı noktalara ilerliyor. Doğru zamanda burada
olduğumuzu düşünüyoruz. Ama
değişimiz daha ne olduğunu tam olarak
bilmiyoruz. Tabii aynı zamanda Halil’den de Türkiye konusunda çok
yardım aldık.
Geniş Açı, 2003
©Özge Baykan