LAURA PADGETT’LE YAVAŞ ÇEKİM
Amerikalı sanatçı Laura Padgett
İFSAK’ın davetlisi olarak Odakule’de açtığı Slow Motion (Yavaş Çekim) adlı
sergisiyle İstanbul’un konuğu oldu. Resim eğitimini New York’ta tamamladıktan
sonra Almanya’ya yerleşen ve son yirmi yıldır fotoğrafa ve eğitmenliğe
Almanya’da devam eden Padgett sergisinde, İstanbul’un
enerjik keşmekeşine bir nazire olarak son yıllarda ürettiği renkli fotoğraflara
yer veriyor.
Öncelikle
serginizin adından başlayalım. “Slow Motion” başlığını İstanbul’daki bu sergi için özel olarak
seçtiniz, değil mi?
Evet. Slow Motion, öncelikle fotoğraf üretimime işaret ediyor.
Üretimim için çok zaman harcıyorum. Bir mekanı fotoğraflamadan önce orayı uzun
süre gözlemliyorum. Slow Motion,
bir anlamda bir “geçiş” halini anlatıyor; ama her şey son derece yavaş. Bu ad,
dünyaya yönelişimi, onunla kurduğum ilişkiyi gösteriyor. Çevreyi acelesizce,
molalar vererek yakalamak, buradaki temel fikir.
Sergideki bir
otel odasında çekilmiş 4 fotoğraf 2001’de yaptığınız Morning
Glories serisinden…
Evet. Onlar benim ilk renkli fotoğraflarım.
Galler’de bir otelde kalıyordum ve her gün o otel odasında uyanıyordum. Bir
süre sonra, mekanın bana yaptığı etkiyle renkli fotoğrafı denemem gerektiğine
karar verdim. Seri böyle doğdu. Renk konusunda daha ayrıntılı bir fikir verdi
bana bu seri.
Bir mekanı
fotoğraflamaya nasıl karar veriyorsunuz?
Önce bakıyorum ve kamerasız hareket ediyorum.
Resim kökenli olduğum için renk uyumuna dikkat ediyorum. Sonra kameramı alıp
harekete geçiyorum. Kullandığım tüm fotoğraflar orijinal negatif büyüklüğünde; tripod kullanmıyorum, kareyi kesmiyorum. Bazen küçük açı
değişiklikleriyle aynı objeyi birkaç kez fotoğraflıyorum. Ama genelde ilk kare
en iyisi oluyor. Çünkü spontane olmak benim için çok önemli.
Renkli
çalışmaya başlamadan önce, Sir John Soane Müzesi’nde çektiğiniz siyah beyaz bir
seriniz var.
Sir John Soane Müzesi benim için çok önemli
bir başlangıç oldu. 1999-2000’de orada çalışmayı talep ettim. Bir bursla
Londra’da bulunduğum sıradaydı. Müzenin kapalı olduğu pazartesileri oraya
gidiyordum. Önce bir araştırma yaptım. Beni en çok etkileyen şey şu oldu: Sir
John Soane bu evi kendi için yapmıştı ve koleksiyonu için topladığı yabancı
antikaların hepsini İngiltere’den edinmişti. Hiç seyahat etmemişti. Bir anlamda
müze İngiltere’nin sömürge geçmişine, İngiltere’ye dışarıdan gelen objelere
işarete ediyordu. 17. yüzyıldan 18. yüzyıla, doğal ve el yapımı çeşitli objeler
var bu geniş koleksiyonda. Tavandaki ışıklandırma da çok dramatik bir hava veriyordu
fotoğraflara. Bu üç boyutlu alanı iki boyuta aktarmak benim için çok enteresan
bir deneyim oldu.
Çalışma ne
kadar sürdü?
Altı ay kadar. İlk filmler o kadar da ilginç
değildi. Ama mekana aşina oldukça sonuçlar da istediğim gibi olmaya başladı.
Portre çekiyor
musunuz?
Çok az.
Neden?
Çünkü ben daha çok insanların geride
bıraktıklarıyla ilgiliyim. Bir insanı gösteren sadece yüzü değildir. Yüz de
etkili olabilir ama bir insanın karakterini, kendini ifade etme biçimini,
yaşadığı mekanda, yaşama şeklinde buluyorum. Bir yere uzanan bir elden de o
insanın varlığını hissedebilirsiniz fotoğrafta. Ayrıca, benden çok daha iyi
portre çeken pek çok fotoğrafçı olmalı kuşkusuz!
Objelerle
ilişkiniz nasıl? İyi bir toplayıcı mısınız? Biriktirmekten hoşlanır mısınız?
Sanırım koleksiyonlarımı fotoğrafla
oluşturuyorum ben. Bir de “değersiz” şeyleri toplama merakım var. Özel olarak
bir şeyler satın almak yerine bende anısı olan küçük şeyleri topluyorum, evet.
18. yüzyıldan kalma küçük sihirli fenerler, deniz kabukları, minyatür objeler,
camdan eşyalar vs... Bunun bir nedeni, anavatanımı terk etmem ve şu anda
yaşadığım yerde daha ne kadar yaşayacağımı bilmiyor oluşum. Avrupa’ya yerleşeli
çok uzun zaman oldu. Ama yine de, evde olmamak
farklı bir durum. Evi nasıl tanımladığınız da. Ev, tanığınız, yakın
olduğunuz insanlar demek. Bir anlamda hiçbir zaman bir yere yerleşmiş sayılmam.
Sanırım bu da biriktirme konusundaki tereddüdümün nedeni; çünkü biriktirmek
için bir yere tam olarak yerleşmelisiniz. Bir de eşyalar çok yer kaplıyor,
negatifler ise çok az yer tutuyor.
Amerika’yı
ziyaret ediyor musunuz?
İki yılda bir. Ama ilk yıllardaki kadar çok
gitmiyorum artık.
Almanya’ya
yerleşme süreciniz nasıl gelişti?
Resim eğitimimi tamamladım. 70’lerde deneysel
film alanında da çalıştım. New York’ta yaşıyordum. O dönemde 70’lerin Alman
filmini gördüm. Werner Herzog, Laurens
Straub vs. yönetmenleri çok ilginç buldum. Avrupa’nın
çok ilginç olduğunu, Amerika’yı terk etmem gerektiğini düşündüm ve Almanya’ya
geldim. Orada tesadüf eseri deneysel filmler yapan Peter Kubelka
and ile çalışmaya başladım. Spontane bir karardı; ama New York’un dünyanın
merkezi olmadığını anlamam için gitmem de gerekiyordu. New York’ta her şey var:
müzik, sanat, galeriler, en iyi kitapçılar... her şey. Ama şehir bir yandan da
çok büyük bir illüzyon yaratarak tüm enerjinizi kesebilir.
Avrupa ve
Almanya’daki sanat dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
80’ler ve 90’lar Almanya için çok önemliydi.
Almanya da şimdi belli şeylere uyum sağlamaya başladı. Artık o kadar yaratıcı
değil. İspanya çok ilginç. Ve tabii ki şimdi Almanya’da herkes İstanbul’un çok
heyecanlandırıcı olduğunu düşünüyor. Polonya çok ilginç. Sanatsal bir merkezin
yokluğu bence Avrupa’yı çok daha heyecanlandırıcı kılıyor. Global sanat, yani
bir şey üretip onu dünyanın her yerinde sergileme olanağı da tek bir merkez
olmasını engelliyor, bu da güzel bir şey. Ama maalesef, sanat artık bağımsız
değil. Sponsor aramanız gerekiyor. Her şey çok daha oturmuş. Her şey ürünleşmiş durumda.
Peki siz
Frankfurt’tasınız. Almanya’da ise sanatsal merkezin Berlin olduğu düşünülür...
Berlin’de de çalıştım. 90’larda sık sık Berlin’de bulundum. Şöyle diyelim: İkiye ayrılmış bir
şehirdi. Birleşme yeni bir enerji getirdi. Yeni galeriler oluştu. Sponsorluk
anlamında da Berlin çok şeyler vaat ediyor. Ama koleksiyonerlik anlamında daha
karmaşık bir durum var, çünkü koleksiyonerler Berlin dışında. Frankfurt’a
gelince; Frankfurt Berlin’e hem yakın hem de yeterince merkezi. New York’ta
yaşadığım ve Berlin’deki o enerjiyi bildiğim için artık buna ihtiyacım yok.
Sanat camiasının ne kadar yanıltıcı olabileceğini de biliyorum.
Bazı
fotoğraflarınızı bir ya da birkaç satırlık kısa metinlerle birlikte
sergiliyorsunuz. Fotoğraflarınızda kullandığınız metinlerin sizce önemi nedir?
Metinlerle birlikte fotoğraflar fotoğraf
olmaktan çıkıyor. “Şunun görüntüsü” nosyonunun ötesine geçmeye çalışıyorum
metinlerle. Metinlere hemen bir tepki beklemiyorum. Slow
Motion burada yine devreye giriyor. Sanırım 70’lerin
kavramsal sanatından geldiğim için, ondan çok etkileniyorum. Algıları başka bir
boyuta çekmeye çalışıyorum. Metinlerin hepsini ben yazıyorum. Tabii ki kişisel
hafızam da metinlerin ortaya çıkmasında etkili. Ama bir yandan da mekandan
taşan bir hikayenin ortaya çıkması gibi de düşünüyorum bu metinleri. Yazılar
günlük yaşamdan. İşlerimle herkesin bir ilişki kurabilmesini istiyorum. Sanatın
otobiyografik olması kaçınılmaz. Ama izleyicinin bunun ötesine geçebilmesi için
çalışıyorum.
Bunu umuyorum.
Metinleri
sonradan değiştiriyor musunuz? Ya da bir fotoğrafı metinsiz olarak sonradan
sergiliyor musunuz?
Hayır. Bir şey bitmişse bitmiştir. Öbür türlü
hiçbir şey hiçbir zaman bitmez. Bir işi üretmek çok zamanımı alır. Bir işle çok
uzun süre yaşarım. Dönüp dönüp bakarım. Bu biyolojik
bir süreç. Beğenmediğimde ise
değiştirmek yerine göstermemeyi seçerim.
Çağdaş
sanatlara yakın görüyor musunuz kendinizi?
Çok yakınım. Çalıştığım iki galeri de her
türlü işi sergiliyor. Kamerayı bir araç olarak kullanıyorum. Resim yapmamak ise
kişisel tercihim. İşlerimin sadece fotoğraf olarak görülmesinin ötesine geçmeyi
istiyorum.
Bir yandan da
film çekmeye devam ediyorsunuz…
Genelde 16 mm çekiyorum. Dijital medyaya tam
alışmış değilim. Negatifi hissetmeyi seviyorum.
Hildegard Von Bingen
hakkında yaptığınız filmden biraz bahseder misiniz?
Bingen Orta
Çağ’da yaşadı. 1179’da öldü. Haçlı seferleri zamanında. Benim üzerine çokça düşündüğüm
kimlik sorunuyla da ilgiliydi bu film. Hildegard von Bingen’in üzerine okudum ve
tabii müziği hep benimleydi. Bingen tamamen kapalı
bir toplumda yaşıyordu. 12 yaşında bir manastıra gönderilmişti. Ren kıyısında Bingen şehrine yakın eski bir kilise seçtim film için.
Rahibeler hala orda ve Benedikten düzen içinde yaşıyorlar.
Filmdeki ana fikir dünyadan izole bir şekilde yaratmak üzerine kuruluydu. Eğer
yeterince açıksak çevremizden ne kadar çok şey alabileceğimizle ilgili.
Tarihe
özellikle de sanat tarihine büyük ilginiz var. Kimlerden etkilendiniz?
Tarzım için “eklektik” diyebilirim. Çağdaş
sanatlardan da Hollanda natürmortlarından
da besleniyorum. Fotoğraf alanında ise Eugène Atget, Walker Evans,
Charles Sheeler ve Ben Shahn
benim için çok önemli. Etkilendiğim tarz için genel olarak erken 20. yüzyıl
Amerikan fotoğrafı diyebilirim.
Geniş Açı, 2006
© Özge
Baykan