ARNAVUTLUK’TAN DANİMARKA’YA, SAVAŞ VE SAVAŞ DIŞI HALLER

Özge BAYKAN-Deniz ÖZGÜR

 

Danimarkalı ünlü fotoğrafçı Joachim Ladefoged 18. İfsak İstanbul Fotoğraf Günleri için Türkiye’ye geldi. Ziraat Bankası Sanat Galerisi’nde “Arnavutlar” fotoğraflarını sergiledi. Ladefoged’in 2000 yılında kitaplaştırdığı bu proje 1997’den başlayarak Arnavut isyanı, Arnavutluk’ta savaşın ortaya çıkış ve eve dönüş bölümlerini içeriyor. Fotoğrafçı bu projedeki  tarafsızlığını özellikle vurguluyor.  1998’de World Press Photo ödülünü alan ve 2000 yılında Magnum Fotoğraf Ajansı’na aday gösterilen Ladefoged ile Arnavutlar, diğer projeleri ve ev halleri üzerine konuştuk. Ladefoged ile daha ayrıntılı bilgiye ve fotoğraflarına kendi sitesi www.joachimladefoged.com adresinden ulaşabilirsiniz...

 

Internette projelerinizi gördüğüm zaman bu kadar kısa sürede bütün bunları nasıl gerçekleştirdiğinizi düşündüm. Kimdir Joachim Ladefoged? Nasıl çalışır, hangi konuda çalışmaya nasıl karar verirsiniz?

J.L: Elbette çok çok sıkı çalışıyorum fakat benim kim olduğumu anlamak için aynı zamanda  geçmişimle ilgili bazı şeyleri de bilmelisiniz: 16 yaşımdayken profesyonel bir futbolcu olmak istiyordum. Bir spor okuluna gittim. Orada çok hasta oldum. Romatizma yüzünden yaklaşık bir yıl boyunca  tekerlekli  sandalyedeydim ve doktor artık normal bir şekilde yaşayamayacağımı söyledi.  Tekerlekli sandalyede otururken, hayatta ne yapmam gerektiğini bulmam gerekiyordu. Sonra babamın eski fotoğraf makinesini aldım ve futbol maçlarının fotoğraflarını çekmeye başladım. Fotoğraf çekerek bir bakıma maçların bir parçası olabileceğimi düşündüm. İşte bu, fotoğrafa başlamamın, evden dışarı adım atmamın bir başlangıcıydı. 21 yaşıma geldiğimde, genç bir fotoğrafçı olarak çalışmaya başladım. Bu Danimarka’da bir nevi “çıraklık” olarak adlandırılır. Böylece, fotoğraf makinesini ve  arabayı  alıp dışarı çıkmaya ve gazete için  günde 6-7 iş peşinde koşmaya  başladım.

 

Bu  Aarhus'da bir gazeteydi...

J.L: Evet. Ama  kısa sürede fark ettim ki, her gün böyle bir sürü  küçük haberler yapmakta pek başarılı değilim. Bunlar gerçekten de kötü işlerdi. Böylece kendi projelerimi yapmaya başladım. Örneğin, kendi şehrimdeki fahişeleri, sadomazoşist kadınları iş  zamanında, “Berlin” gibi kimi diğer projelerimi de tatil zamanında çektim. Para kazanmak içinse günlük  işleri  yapıyordum.

 

 

Daha sonra da Kopenhag’a gittiniz ve Politiken gazetesinde çalışmaya başladınız...

 J.L:  Evet. Burada, fotoğraflarla röportajları kendi işim içinde bir araya  getirme fırsatı da  elde  ettim. Ve  böylece Politiken  sayesinde bütün  dünyayı gezdim.

 

Sizi  Arnavutluk'a gönderen de Politiken'di değil mi?

J.L: Evet. Fakat kısa süre sonra, kendi işlerim  için daha çok  zaman ister oldum. Dolayısıyla kendi  işlerim  için de yılda iki  ay  gitmeye  başladım. "Arnavutlar" 1997'de  başladı ve Politiken  için yapılan işin  bir parçasıydı. Fakat bazen gazetecilerle sorun çıkabiliyordu. Ben gerçek yaşamı görüntülemek  istiyordum çünkü. Bu  yüzden de bağımsız fotoğrafçı  olup kendi istediklerimi  gerçekleştirebilmek  içim Politiken'deki  işimden 1998'de ayrıldım.

 

Sonra Arnavutluk'taki  projelerinize  devam  ettiniz... Örneğin  evlerine  dönenleri fotoğrafladınız...

 JL: Evet, kitap dört bölümden oluşuyor. İlk kısım 1997'de çıktı ve Arnavutluk'taki isyanı anlatıyor. İkinci bölüm gerçek  savaştan öncesini, üçüncüsü savaşın patlak verişi ve  en  son  olarak  da dördüncü bölüm eve dönüşü belgeliyor. Ayrıca 2000'de yeni  fotoğraflar da çektim fakat  onlar  başka kitapta.

 

Nasıl  çalıştınız? İnsanlarla  nasıl  iletişim  kurdunuz?

J.L: Tabii ki Arnavutluk'ta pek çok gezi yaparak başladım. Yeni  bir  yere gittiğinizde insanlarla  tanışmaya  çalışıp yardım  edip  edemeyeceklerini soruyorsunuz veya  onları  asistan  olarak, sürücü  olarak  kiralıyorsunuz. Genellikle işler  böyle  yürüyor. Ben  sadece  sürekli  neler  olup  bittiğini dinlemeye  çalışıyordum. Eğer  bir  yerde  bir  cenaze  varsa  oraya  gidiyordum, başka bir  yerde gösteri  varsa oraya veya günlük  yaşan  içinde bir  düğün  varsa oraya  gitmeye çalışıyordum. Fakat  bir  kasabada  birileri  öldürülürken, diğer  tarafta günlük yaşama ilişkin  fotoğraflar  çekmek de  zordu  benim  için. Ama tüm  bunları göstermek  de  önemliydi.

 

Peki neler hissettiniz oraya gittiğinizde? Herhangi bir konuda hayal kırıklığı yaşadınız mı hiç?

J.L: Evet, aslında kurbanlar verdikten  sonra Arnavutlar konusunda biraz hayal kırıklığına  uğradım. Çingeneleri, Sırpları öldürüyorlar, Çingeneleri sürekli sıkıştırıyorlardı. Çünkü çok kişi kaybetmişler ve dengelerini   yitirmişlerdi. Arnavutlara  karşı  beslediğim duygulara  gelince o  insanları  seviyorum. Ama hala  tarafsızım. Kitabımda da aynı  zamanda onların da öldürdüklerini göstermeye çalıştım. Ben  Arnavutların  hikayesini yaptım, propagandasını  değil. Bu  Arnavutların  hikayesiydi, yaşamlarındaki acının hikayesi... İyi Arnavutlar da var, kötü  Arnavutlar da... Aynı iyi  Danimarkalılar ve kötü  Danimarkalılar  olduğu  gibi. Hiçbir  şey siyah ve beyaz  değil.

 

Balkanlar’daki  insanlara karşı sonradan değiştiğini hissettiğiniz herhangi bir önyargınız var mıydı giderken?

J.L: Hayır, yoktu. Arnavutluk’a ilk  gittiğim  zaman oraya ve  insanlarına  aşık  oldum. Çünkü  orada  benim  için Danimarka’daki hayatımla  karşılaştırıldığında  çok  karmaşık  ve  yeni  bir  hayat  vardı. Şimdi geriye dönüp  baktığımda, 26 yaşındaydım ve çok  etkilenmiştim, orası  çok  ilgimi  çekmişti. Buna  ilk bakışta  aşk da diyebiliriz. Bir  taraftan, Danimarka da benim için bazen epey  sıkıcı  oluyor. Sıkıcı  derken, aslımda  bizim pek  problemimiz  yok. İnsanlar  ne  çok  zengin,ne çok fakir, ne çok aptal, ne deli, küçük  bir  ülkeyiz, eğitimliyiz, ortadayız yani, genelde problem  olmuyor. Fakat  Arnavutluk’a geliyorsunuz, hayat  daha  anlamlı. Bunu  Türkiye’de de hissediyorum: zengin ve fakir arasında büyük  bir  fark var. Belki de bu yüzden bir fotoğrafçının  bakış açısıyla  baktığınızda, ülkeniz  Danimarka’ya  göre daha  ilginç.

 

Arnavutlar’ı çalışırken ahlaki kaygılarınız nelerdi?

J.L: Şöyle, insanların çok yakınında fotoğraf çekiyorum, benim nasıl biri olduğumu seziyorlar, yani istemezlerse bana “git” diyebileceklerini. Arnavutluk’taki tavrım da böyleydi. Örneğin bir cenazeye gidiyorum; mezarın üzerinde yürümemek, insanlara aptalca sorular sormamak, ayak altında durmamak, sadece gözlerine bakıp orada olup olmamama izin verip vermediklerini anlamak... Ayrıca fotoğraf çekmeye başlamadan önce, kalıp kalamayacağımı sormaya da çalışıyorum. Fakat Arnavutlar orada olmamı, onların hikayelerini anlatmamı istediler. Örneğin, kitapta birinci bölümdeki evde yatan ölü adam... Odaya girdiğimde aile ölünün yüzündeki örtüyü kaldırdı, onu göstermek istedi bana.

 

Bahsettiğiniz bu fotoğrafta çok güçlü bir etki var. Bir tablo gibi sanki o fotoğraf...

 J.L: Evet, orada ben bir şey sormadan, bunu benim için yaptılar. Konuşmaksızın, karşılıklı bir anlaşma varmış gibi. Yani nerede neyi yapmayacağınızı bilmelisiniz. İnsanların yaşamına girmeye çalışmaktan çok, onların size göstermesini beklemelisiniz belki... Bir sene sonra çektiğim fotoğrafla tekrar gittiğimde beni yemeğe davet ettiler. Ölen adam 3 çocuk bırakmıştı geride ve en küçüğü öldüğünü bilmiyordu. Bu şekilde, zaten sezdiği bir şeyi öğrenmiş oldu. Aile de bunun açığa çıkmasına bir anlamda sevindi, en azından artık yalan söylemek zorunda kalamayacaklardı.

 

Arnavutluk projenize dönmek gerekirse, orada çalışırkenki kaygılarınızdan biraz daha bahsedelim... 

J.L: Benim için orada önemli olan bir şey, aynı zamanda Sırpların da öldürülmesiydi. Fakat, Sırplar beni sevmedi çünkü Batılı bir fotoğrafçıydım. Aslında onların da hikayelerinin yapmayı  istemiş olmama rağmen, bana izin vermediler. Her ne kadar tarafsız olduğumu düşünsem de bunu fotoğraflarıma yansıtamadım, çünkü karşı tarafı gösteremedim.

 

Belki Arnavutlar, sizin onların suçsuzluğunu  göstereceğinizi düşündüler ve tüm kapılarının açtılar size?

J.L: Evet  ama, örneğin Irak-Amerika veya Afganistan-Amerika savaşı gibi bir durumda olsanız, Amerikanlar Taliban’ın ne kadar kötü olduğunu, Afganlar da Amerika’nın nasıl kötü olduğunu gösterir. Oysa ben orada tarafsızdım ve iki tarafın da fotoğrafını çekmeye çalıştım. Onlarsa sadece kendi hikayelerini anlatmamı beklediler.

 

Belki Sırplar sizin karşı tarafta olduğunuzu düşündüler?

J.L: Evet, Sırplar benim onları kötü olarak göstereceğimi düşündüler.

 

Çünkü genel yargı bu...

J.L: Evet, çünkü herkes Sırplara karşı, oysa ben tüm Sırpların kötü olmadığını göstermek istemiştim. Aynı zamanda kitapta Arnavutların da Sırpları öldürdüğünü gösteren sahneler var: çingenelerin evlerini yakıyorlar, Arnavut mahkumları Sırp hapishanelerinden geri dönüyor... Bazı Arnavutlar Sırpları öldürüyor...

 

Böyleyken Sırpların sizi reddetmesi garip değil mi?

J.L: Evet, ama Batılı bir fotoğrafçı olduğum  için gerçekleri  yansıtmamamdan   korkuyorlar. Aynı şekilde bu fotoğrafta da Miloşeviç var duvarda, arkada hem bir Sırp cenazesi, hem de Arnavut cenazesi... Bir de şunu hatırlıyorum: Arnavut mülteciler Kosova’dan Arnavutluğa geldiklerinde genç bir adam onları kampa götüren arabayı sürüyordu. Gençleri toplayan askerler arabayı durdurup  onu asker olmaya zorladılar. Bu kötü bir şey . Bazen yapmak istemeseniz de bir şeye zorlanıyorsunuz. Örneğin bir kasabada 100 ailesiniz ve 80’i  Arnavutlara karşı savaşmak istiyorsa gerisi hayır diyemez. Savaş herkesi kötü yapıyor, belki hiç asker olmak istemeyen, karşı tarafta sevdiği arkadaşları olan insanları bile... Yani hiçbir şey siyah beyaz değil, her şey  öyle karışık ve birbiri içine girmiş ki...

 

Unutamadığınız başka anlar da var mı Arnavutluk’ta?

J.L. Evet, Arnavut mahkumların Sırp hapishanelerinden eve dönüşlerini unutamıyorum. Bu adamlar hapishaneden serbest bırakılmışlardı. Yaklaşık 9 kişiydiler ve kasabalarına dönüyorlardı. Kasabaya girdiklerinde kadınların tepkilerini unutamıyorum. Çünkü kadınlar onların öldüklerini düşünmüştü. Çok mutlu olmuşlardı, hepsi ağlıyordu. Fakat bir kadın daha çok ağlıyordu, çünkü onun oğlu aralarında yoktu. Böyle mutlu bir anda bir cenaze anından belki yüz kat daha fazla ağlandığını anladım. Herkes heyecanlıydı, bir yandan hala korkuyorlardı. Bu durumda ilk kez  ben de ağladım. Ölüm değildi, cenaze değildi bu. Bu, insanların hayatta olmasıydı!

 

İnsanların korktuklarını söylediniz, peki siz hiç korkmadınız mı?

J.L: Evet, çok korktuğum zamanlar oldu. 1997’de Vlora’dayken  orası hükümet  askerlerince çevrilmişti, hükümet, basına ve diğer insanlara saldırıya geçeceklerini söyledi. Benim de içinde bulunduğum bazı basın mensupları içeri girmek istedi o zaman. Sonunda bir arabayla girdim, fakat girer girmez 25 kilometre öteye park edip gitmek zorunda kaldık. İçeri girdiğimizde, her şey yolunda gözüküyordu, insanlar normal günlük  yaşamlarını yaşıyorlardı, fakat 15 yaşında çocuklar  ellerinde  kalaşnikoflarla dolaşıyorlardı. Bir ara bir asker tarafından  yaralanan bir  adam geldi. Askerlerin saldırdığını söyledi. Şehrin ortasındaydım ve dışarı çıkmak için arabam yoktu. Diğer basın mensupları şehri arabalarla terk etmişti, yalnızca ben ve arkadaşım kalmıştık. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Bildiğimiz tek şey burayı terk etmemiz gerektiğiydi.   

  

Bir yerden geçmeye çalıştık fakat dışarısı  görünmüyordu; ateş edebilirlerdi. Bir savaşta sizi korkutan şey , bir adım sonra ne olacağını bilmemeniz. Sonunda, yolda  pek çok kişi tarafından  durdurulduk: İsyancılar, askerler  ve  kalaşnikoflu 15-16 yaşında  çocuklar tarafından. Sonra  bir köprüye geldik, elli kadar isyancı ellerinde silahlarla duruyordu. Karşı tarafta hükümetin tanklarının gittiğini görebiliyorduk. Bu köprüyü yürüyerek geçmek  zorundaydık  ve hükümetin bizimle ne yapacağını bilmiyorduk.

 

Köprüde 1,5 kilometre kadar açık havada yürümek  zorunda  kaldık. Herhangi  biri ateş  ettiğinde, bize  denk  gelebilirdi. Karşı  tarafa geldiğimizde hükümet  birlikleri  orada değildi, öteki tarafa  gitmişlerdi. Yani  korkacak bir şey yoktu. Sizi  korkutan şey ne olduğunu ve olacağını bilmemeniz. Sonra otele  döndüğümde, gerçekten çok gergindim, şarap içtim ve sarhoş  oldum. Fakat  ertesi  sabah  yine  fotoğraf  çekmek  için sokaklara çıktım. Sonuç  olarak bazen  gerçekten  korkuyorsunuz, bazen  ise  endişelenecek bir şey  olmuyor. 1996’da Afganistan’da  bulunduğum  süre içinde de fark etmiştim ki, kendine  gerçekten  dikkat  etmelisin, aptal  olmamalısın. Örneğin  orada  bir gün, bir  vadinin önünde yürüyordum. Kuşlar  ötüyordu, masmavi  bir  gökyüzü  vardı. Bir  sürü  Taliban askeri, bir sürü  basın mensubu... Bu  sırada dağların arkasından  roketlerin uçtuğu görülüyordu. Fakat  bir  şeyler  yoktu  görünürde. Gerçekten  güzel  bir  gündü. Fakat  böyle bir günde  herşey  normal  gözükürken, iki  saniye  içinde öldürülebilirsiniz. Aptal  olmamak  gerekir. Bu  deneyimler  bana dikkatli  ve tetikte olmayı öğretti. Bir başka  konu da, savaşta  her zaman ön planda  iyi fotoğraf  bulamazsınız, arka  plandan  daha  iyi şeyler  çıkar. Örneğin savaşın  sivil  insanları  nasıl etkilediği... Yaşamlarını kaybeden hep onlar çünkü. Gerçek acıyı çekenler de...

 

Orada   geçen  son zamanlarınız  nasıldı?

J.L: Kosova’daydım, 2000  Haziranıydı  ve  artık  projeyi  bitiriyordum. Bu geziden  sonra artık  buralarda  daha  fazla  çekmemeye karar  verdim, çünkü artık  gitme  zamanıydı.

 

Dönmediniz mi bir daha?

J.L:  Hayır.

 

İster miydiniz?

J.L:  Evet, isterdim, orada  ne yapılacağını biliyorum, orayı tanıyorum. Fakat öte  yandan  yeni  projelere  başlamanın  zamanı gelmişti.

 

Bu kadar çok acılı olayı çekerken kendinize  hiç  sansür uyguladınız mı?

J.L:  Evet, tabi ki. Fakat  aynı  zamanda  denge çok önemli. Örneğin benim  kitabımda hem  sert  bir şeylerle karşılaşırsınız hem  estetik  şeyler  görürsünüz. Yağmur  altında  duran adam  gibi... Dediğim gibi hiçbir şey  siyah veya  beyaz  değil. Bunların  hepsi bir bütün, ikisini de  göstermek  önemli  bence. Olabildiğince  objektif  olmaya  çalışıyorum. Fotoğraflarımın  tam  objektif olamadığını bildiğim  halde. Çünkü  ben  kendi  gözümden kendi  bakış açımdan yansıtıyorum elbette. Onların, Arnavutların  gerçeği  değil, Sırpların gerçeği  değil, benim  gerçeğim. Bu  kaçınılmaz  durumun yanında olabildiğince  tarafsız  olmaya  çalışıyorum.

 

Belki bir kısmını cevapladınız soracağım sorunun ama, bazı  fotoğraflarınız özellikle Arnavutluk fotoğraflarınız altüst edici... Çekerken, siz  altüst  olmadınız mı hiç?

J.L: Orada çalışırken biliyordum ki, bir şeyleri  orada  yapmam gerek. Ben orada idiysem, tüm varlığımla  orada idiysem anlatırken de altüst etmek  zorundayım. Bir yere gidiyorsunuz ve kötü  olanları durdurabilme gücünüz yok. Somut bir şeyler yapamadıkça, kötü hissediyorsunuz. Mesela bir itfaiyeci veya insanları doktora yetiştiren biriyseniz, hiç değilse bir şeyler  yaptığınızı  hissedersiniz. Bu durumda hiçbir şey  yapmayanlara  göre daha az etkilenirsiniz. Sadece orada durmak, bakmak ve bir şey  yapamamak çok kötü. Benim işim  biraz  böyle, fakat ben savaş fotoğrafçısı değilim, bütün hayatımı böyle geçirmediğim için çok fazla sarsıldığımı düşünmüyorum. Sadece bunları görseniz ve çekseniz normallikten çıkarsınız herhalde. Örneğin fotoğrafını çektiğim, mülteci kampındaki bir küçük çocuk. Bunu ne kadar zor bir durum  olduğunu biliyordum ve benim için çok dokunaklıydı. Fakat kendi  çocuğum  doğduktan sonra daha iyi hissetmeye başladım. O fotoğraflara tekrar baktığımda “Aman Allahım, bu korkunç, kendi oğlumun başına geldiğini düşünmek istemiyorum.” diye düşündüm.

 

Şimdi nerede  çalışıyorsunuz?

J.L: Bağımsız  fotoğrafçıyım. Yaşamak için basın için birtakım şeyler yapıyorum, öte  yandan da projelerimi yürütüyorum.

 

Peki şimdi, fotoğraflarını çekmek  istediğiniz başka savaşlar  var mı? Çeçenya mesela...

J.L: Hayır, Kosova’da  Arnavutluk’ta  şunu  anladım ki  ben  haber  fotoğrafçısı  değilim, ben  fotoğrafçıyım. Ben haberleri, olayları  kitaplar  için çekebilirim ama dergiler  gazeteler için  çekmem. Bu tür teklifler geldi  dergilerden ama kabul  etmedim. Bir  fotoğrafçı  olmayı, sadece haber  fotoğrafçısı  olmayı  tercih  ediyorum.

 

Çok farklı konular üzerine çalışıyorsunuz. Örneğin; “Sadomazoşistler”, “Arnavutluk”, “Kenya”, “Mobilya”. Peki mobilya fikri nereden çıktı? Kavramsal bir çalışma mıydı?

J.L: “Arnavutlar”, benim gerçek anlamda en büyük kendi projemdi. Arnavutluk!a birkaç yıl gittim, uzun soluklu bir projeydi. Aynı zamanda “Sadomazoşistler” de bir hikayeydi. Ben genelde ilgilendiğim konuların projesini yapmaya çalışıyorum. Eğer bir konuya meraklıysam, onunla ilgili olayları görmeye gidiyorum. Sadomazoşistler, dünyada üzerine gerçekten hiçbir şey bilmediğim bir konuydu. “Mobilya” projesi ise sadece bir hafta sonu için bir projeydi. Anne-babam işlettikleri mobilya dükkanın bir reklamını yapabilmek için gelip mobilyaları çekip çekemeyeceğimi sordular. Hatta sonra da, gidip mobilyaların belli bir detayını çekmemi istediler. Ama o noktada buna itiraz ettim. Eğer bu işi yapmak zorundaysam -aslında yapmak istemiyordum da,çok sıkıcıydı- kendi bildiğim gibi yapmalıyım. Daha sonra mobilyaları arka bahçeye, doğa manzarasının içine yerleştirdim. Yani bu sadece hafta sonu süren bir işti, fazla bir derinliği yoktu. Fakat yine de portfolyoma koydum çünkü insanların farklı şeyler denediğimi görmelerini istedim.

 

Tüm bu projeler aslında toplumda  merak  uyandıran alanlardan seçilmiş. Mesela sadomazoşistlerle çalışmadan önce onlarla nasıl iletişime geçtiniz?

J.L: Aslında yapabileceğiniz tek şey adresi bulup gitmek ve sormak. Ben de öyle yaptım; Gazetelerden birini açtım ve bu tür yerlerden birinin reklamından adres buldum. Sonra kapılarını çalıp hızlı ve gergin bir şekilde “Bakın, ben seks için gelmedim ama fotoğraf çekmek istiyorum, izin verir misiniz?” dedim ve beni içeri davet ettiler. Oturdum, onlara ne  yapacaklarını söyledim. “Tamam”dediler. Bir sene sonra buraya elimde fotoğraflarla tekrar geldim ve onlarla bir  anlaşma imzaladım. “Yayınlayabilir miyim?” diye sordum. Evet yada  hayır diyeceklerdi. Çünkü bu çok kişisel bir konu ve onlarla bu konuda anlaşmayı çok doğal buluyorum.

 

Gelecek  projeleriniz  nelerdir?

J.L: Gelecek  büyük  projem Danimarka’nın hikayesi olacak. Şimdi bunun üzerine çalışıyorum.

 

Siz dünyada daha çok “Arnavutlar” projenizle tanınıyorsunuz. Fakat web sitenizden de anlaşılıyor ki, sadece Arnavutlar’ı ön plana çıkarmıyorsunuz. Günlük görevlerinizin fotoğraflarını da vurguluyorsunuz sıklıkla... 

 

J.L: Hayır, ben sadece Arnavutluk fotoğrafçısı  değilim, ben  yaşamın  çeşitli görünüşlerini görüntülemeye  çalışıyorum. Ama demek istediğinizi anladım. Bazıları “Arnavutlar”dan  sonra  hayal  kırıklığına uğradı. Mesela Magnum bu haziranda beni bünyesi dışında bıraktı. Ben aday kategorisindeydim. Fakat  bundan sonra tam üye olmak  için ikinci bir aşamayı geçmeniz gerek. Ve bunun için iki yıl  sonra yeni projenizi  göstermeniz  gerekiyor. Fakat, bu aşamaya gelmek için %75 gelişmeye ihtiyacım vardı ve onların gözünde  o aşamaya  gelmemiştim. Biliyorum, bazı fotoğrafçılar “Mobilya”yı veya “Pret-a-Porter”yi sevmedi.

 

Ama bunları  internet sitenize koymayabilirdiniz, değil mi?

J.L: Evet, ama ben  buyum. Magnum  üyesi  olmak  için, kendimi  reddedemem. Başka birisi  gibi  davranamam. Kendim  için çekerim, başka  fotoğrafçılar  için  değil. Eğer bir  hafta sonu çekilmiş “Mobilya” gibi bir projeyle mutlu  oluyorsam bu benim yaptığım  bir şey, değişik  bir  deneyim. Kendi  istediğim şeyleri   yapmak istiyorum, gerisi de beni  ilgilendirmiyor. 

 

Estetik kaygılarınız neler fotoğrafta? Örneğin “Mobilya”nın temelinde sanki tam da böyle bir kaygı var. Beri yandan “Arnavutlar”daki fotoğraflar acının fotoğrafları ama bir  yandan da çok estetik hepsi.

J.L: Evet, aslında burada Salgado’nun tarzına benzeyen bir şeyler var. O da acını güzel  fotoğraflarını  çeker. Ama dediğim gibi ben  sadece bu tarafa kaymıyorum. Ama inanıyorum ki, iyi bir  fotoğraf  çekebilmek için  form, şekil, estetik, içerik hepsini  bir arada kullanmalısınız. Örneğin; “ölen adam” fotoğrafını çekiyorum: ortada yatıyor, ağlayan  insanlar var, bir taraftan da şunu düşünüyorum: “Kadının yüzüne gelen ışık iyi, insanlar nasıl  bakıyorlar...”vs. Bence iyi  fotoğraf  tüm bunların  karışımıdır.

 

Ama siz bu  arada doğru zamana iyi  karar  vermek  zorundasınız da...

J.L: Evet, kesinlikle. Mesela Sırp kadınları tepelerde  yürürken  görüyorsunuz. Bu  estetik  bir fotoğraf mesela. Belki ben bunu  seviyorum. Bildiğim kadarıyla şimdilerde bir  hareket var: Fotoğraf makinesi gerçeklerin tanığıdır, müdahale etme, sadece  olanları göster. Fotoğraf makinesi tanık olamaz, gözleriniz tanık olur. Birileri diyorsa ki, “Bu gerçektir, bu kameranın gördüğüdür.”; ben de derim ki “Bu bir  yalandır.” Bu  ancak sizin  aktardığınızdır, sizin  bakış  açınızdır. Bunu sevip sevmedikleri onların sorunu.

 

Peki  neden geniş açı  kullanıyorsunuz? Özel  bir tercih mi?

J.L: Hayır, insanlara ve durumlara  yakın  olmayı  seviyorum. Bu bir fotoğrafçı  için daha etkili bir yol. Fotoğrafını  çektiğiniz  insanlar orada  olduğunuzu bilmeli. Bizim bir  iletişimimiz  var: “Burada olmama izin veriyor musun? Fotoğraf çekmeme izin veriyor musun?” Belki konuşmuyoruz ama bu  şekilde anlaşıyoruz. Geniş  açıyla orada olmak, daha çok  orada olmak  bence. İnsanları  daha iyi  anlıyorsunuz, daha yakınsınız onlara ve kendinizden daha çok şey  veriyorsunuz, kalbinizle  oradasınız. 200 metre ötede  durarak bunu yapamazsınız.

 

Danimarka’daki  son  projeniz neleri kapsayacak peki?

J.L: Projeye henüz başladım. Şimdilik  biraz  karmaşık, ne yapacağımı tam olarak da bilmiyorum, bulmam gerekiyor. “Arnavutlar” gibi büyük  bir proje  olabilir. Bu  tamamen gizli bir proje olacak,  yaklaşık 2 yıl kadar. Diğer  projelere göre daha kişisel  şeyleri  içereceği kesin. Benim  için pek  kolay  olmayacak, ama deneyeceğim. Ortalama Danimarkalı adam sıkıcı  evlerde yaşar, çocukları, ailesi vardır, başka bir şey yoktur. Her şey  olabilir  ona dair.

 

Peki kimdir bu “Danimarkalı adam”?

J.L: Pek çok Danimarkalı insanın evi, bahçesi  vardır  ve hepsi  aynı görünür. Çok sıkıcıdırlar  ve bütün  bu kasabalarda pek  bir  şey  olmaz. Bahçelerini bitkilerden yaptıkları çitlerle çevirirler. Dediğim gibi iyi  fotoğrafları Danimarka’da bulmak  zor, çünkü  çok  şey  olmuyor orada. Türkiye gibi alt kültürlerin çok olduğu, toplumun dinamik olduğu, yeni  şeylerin  ortaya  çıktığı bir  yerde bir  sürü  şey  bulabilirsiniz.

 

Danimarkalı olduğunuz için, ülkenizi belgeleme isteğiyle de mi ilgili olabilir mi bu projeniz?

J.L: Projenin Danimarka’da  oluşunun pek  çok sebebi  var. Birincisi Danimarka  dışında  çok  fotoğraf  çektim ve artık geriye  kendi bahçeme dönmenin  zamanı  geldi. Aynı  zamanda bir  oğlum  var, daha önce  onu uzun  süre görmediğim  için şimdi daha çok zaman  ayırmalıyım, o Danimarka’da ve benim işim de orada olacak. Üçüncüsü, belki  ona sonraları doğduğunda nasıl göründüğünü göstermek isterim. Dördüncüsü de ailem burada, benim dünyam  burası ve belki  kendi dünyamdan görüntüler oluşturmak isterim.

 

Fotoğraflarınızda sonradan oynamalar yapıyor musunuz? Kompozisyonları kesiyor musunuz?

J.L: Hayır, pek yapmıyorum bunu. Mesela İtalya’da Magnum fotoğrafçısı  olan Paolo Pellegrin

ile  Kosova’da çalışmıştım, bana çok disiplinli ve dikkatli  çalıştığımı söyledi. Gerçekten ben fotoğraf  çekerken  konuya ve ortama çok dikkat  ederim. Her şeyi  hesaba katıyorum. Biliyorum ki bu o konumdaki  en  iyi  fotoğraf. Ama belki başka projelerde düşünmeden arka arkaya çekerim.

 

Etkilendiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir?

J.L: Anders Petersen, D’Agata’nın bazı fotoğrafları, Eugene Smith, Paolo Pellegrin, Gilles Peres... Sonra Michael Ackermann, Antonin Kratocvic, James Nachtwey, Larry Towell de aklıma gelenler..

 

Size biraz günlük  yaşamdan sorular sormak istiyorum. Futbola olan sevginiz mesela?

J.L: Futbolu çok çok seviyorum. Buradayken geçenlerde Beşiktaş maçına gittim, Cumartesi Galatasaray’ı izlemeye gideceğim, fotoğraflar  çekeceğim. Biliyorsunuz ben futbolcu olmak  istiyordum, yani kalbim futbolda ve en büyük hayallerimden biri dünya kupasında  final  maçı oynamak.

 

Danimarka’da da gidiyor musunuz sık?

J.L: Evet, hatta bir yaşındaki  oğlumu da götürüyorum ve ona tezahürat öğretiyorum.

 

Fotoğrafın  yanı sıra  neler  yapmayı  seversiniz?

J.L: Ailemle  olmayı, sağlıklı  olmayı, tatile çıkmayı, karımla sinemaya gitmeyi, bildiğiniz gibi, maçlara gitmeyi. Ama genelde, hayatımın büyük  parçası fotoğraf. Hobim  de  fotoğraf.

 

Ailenizin fotoğraflarını çekmeyi  seviyor musunuz?

J.L: Oğlumunkileri falan  çekiyorum  ama böyle bir şeyi  profesyonel  düşünmüyorum. Sadece küçük  kameramla  bir şeyler görüntülüyorum.

 

Kendi fotoğraflarınıza bakmayı  seviyor musunuz?

J.L: Pek sevmiyorum  aslında. Karım  bazen bakıyor ama ben pek  sevmiyorum. Yani  fotoğrafa bakıp  eskilere dönmek. Oysa hayat devam ediyor. Belki  yaşlandığım  için de sevmiyorumdur.

 

Fotoğraf  asmayı  seviyor  musunuz  evinize?

J.L: Duvarımda sadece bir tane var. O da şu şemsiyeli  fotoğraf...

 

Aile  fotoğraflarınız?

J.L: Evlendiğimizde sadece iki fotoğrafımız vardı. Duvarlara bir şey  asmıyoruz.

 

Kendi  çektiklerinizden en sevdiğiniz hangisi, favorileriniz var mı?

J.L:  Tek bir tane düşünemiyorum. Birkaç tane söyleyebilirim. Mesela kitaptaki son  fotoğraf: şemsiye tutan adamın fotoğrafı....

 

 

    Geniş Açı, 2003

 

interviews

photography

 

 

©Özge Baykan