ÇIKMA ARZUSU
VEREN FOTOĞRAFLAR
Arzu F. Güngor, Özge Baykan
“Fotoğraflarım sana çıkma arzusu versin isterdim,
nereden olursa olsun çıkmak, kentinden, ailenden, odandan, düşüncenden…” Dokuz
Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nden bu yıl mezun
olan Nilüfer Küyel, Canon Erkayalar Sanat Galerisi’nde 21 Ocak-3 Şubat tarihleri
arasında açık kalan sergisiyle aynı adı taşıyan ‘izlescéne’
başlıklı bitirme tezini, André Gide’den
esinlenilmiş bu dilekle bitiriyor. Sergisi için “Kendi oyunumu oynayabileceğim
bir sahnem, önünde eğilebileceğim bir tek izleyicim bile yoksa, her şeyini
kaybetmiş bir deliyle, her şeyi kendisi bulmaya çalışan ben arasında ne fark
kalır ki?” diyen fotoğrafçıyla, yöneticilik görevini de sürdürdüğü Canon Erkayalar Sanat
Galerisi’nde söyleştik.
Serginin adı ‘izlescéne’… Neden Türkçe-Fransızca karışımı böyle bir melez
sözcük kullandın?
Türkçe’yi bozmak amacıyla değil tabii. Öncelikle,
sanatın doğası itibariyle izlemeye büyük bir ihtiyaç var. İkinci olarak da, ‘scéne’ sahne anlamına geliyor, bir de ‘mis-en-scéne’ (mizansen) var ki, biz bu tür fotoğraflara ‘sahneye
koyulmuş fotoğraflar’ diyoruz. Benim yarattığım sahnenin ve gerçekliğimin
izlenmesi anlamında da kullanıyorum ‘izlescéne’i.
‘İzlesen…’ sözcüğü, içinde ‘keşke’yi ve tam bir
izleme eyleminin olanaksızlığını barındırıyor. Melezlikten söz etmişken,
serginin doğasında da bir sürü çapraz ilişki var; dia
banyosu yerine normal negatif banyosunun, ‘otoportre’ dediğim bir şeyde benim
yerime bir modelin kullanılması gibi… Dolayısıyla, bu dile de yansıyor.
Fotoğraflarında son
derece depresif bir hava var, bu fotoğraflara eşlik eden müzik de öyle… Fakat,
şu an bizimle konuşan Nilüfer, hiç de depresif görünmüyor… Nasıl bir depresyon
bu, işlerindeki?
Çıkacak noktaların kapalı olması, kendimi ifade etme
yolları aramama sebep oluyor. Bu da fotoğrafla oluyor, yani bana yaratıcılık
olarak geri dönüyor. Diğer depresyonları ben biraz konformist buluyorum, yani
çekilmek, hayatın seni farketmeye başlamasını umut
etmek gibi. Benimki sadece, bu bilgi evreninde, öğrenebileceğim her şeye rağmen,
yalnızlıkla karşı karşıya kalmak, bunun doğasını anlamak, bunu reddetmemek, ama
tam anlamıyla kabullenmemek de…Aslında çok fazla da ışık var fotoğraflarda,
hatta Kubrick’in ‘Shining’i
gibi bu. Orada da çok fazla aydınlık insanı tedirgin eder, korkunun doğasına ve
fazla bilginin, ipucunun güvenilirliğine farklı bir bakış söz konusu. ‘Prozac Toplumu’ hikâyesi: Biz kendimizi sürekli
rahatlatmaya çalışıyoruz, bir şeyler yokmuş gibi kabul etmeye çalışıyoruz, ama
bunlar var, bunların varolduğunu bilmek depresyon değil. Bunlar için
savaşıyorum ama bunların varolduğunu gözardı
etmiyorum, çok yalnızız bence çünkü… Çünkü izleyenimiz yok… O kadar çok bilgi
akını var her yerden, her şeye ulaşmamız çok kolay, ama bir tek insanla bile
paylaşıma yönelik, doğru bir ilişki kurabildiğimizi düşünmüyorum. Bu sanat
eserinde de böyle. Aynı şekilde, hiçbir sanat eseriyle de doğru ilişki
kuramıyoruz.
O zaman biz de,
seyirci olarak, kuramayacak mıyız?
İşte o yüzden ‘izlesen’… Acaba kurabilir miyiz? Ben
size bir soru yöneltiyorum ve sizin cevaplarınızı bekliyorum. Daha doğrusu siz
izledikçe ben oluyorum. Ben size bağlı kalıyorum bir bakıma, o yüzden çok
değerli izleme eylemi.
Zaten hep bir daireden bahsediyorum, fotoğraflarımda
da var, iki uç her zaman birbiriyle bütünleşiyor, birbirini buluyor, hikâye hiç
bitmiyor… Tekerlek gibi, en üstteki nokta tekrar en alta geliyor, ama bu, yol
almayı sağlıyor. İzledikçe ben üretiyorum, ürettikçe izleniyorum… Sanatçının,
doğası itibariyle, paylaşmaya karşı konulmaz bir ihtiyacı var. Bu anlamda,
izleme eyleminin kalitesini yükseltirsek sanat eseriyle daha samimi bir
paylaşımda bulunabiliriz.
Kalitenin
yükselmesi ile burada neyi kastediyorsun?
Sadece bakıp geçmemeyi,
emek harcamayı… Görmek çok basit bir şey, fotoğraf çekmek de öyle. Her şeyi bildiğimizi
düşündüğümüz bir çağdayız, biraz her şeyi bilmediğimizi farz etmek, daha
derinine inmek; yani, şu sergiyi gezip de ‘bunları kaç ASA’yla
çektiniz?’ gibi bir sorunun sorulmaması diyebilirim. Bunu soranlar da
‘izliyorlar’…
Tez metninde “Seni izleyen kimse yoksa, varlığını
ispatlayamazsın” diye bir cümle vardı. Derrida’nın
‘bir şey adlandırılana kadar yoktur” demesi gibi bir bakıma…Çok doğru bir
tespit, alıntılarımda da var, Deleuze ve Derrida’dan kesinlikle etkileniyorum. Şöyle bir şey, uzayda
bir nokta düşünün -hepimizin de birer nokta olduğu farz edilebilir- o bir
noktanın yerini tanımlayabilmek için, en azından bir diğer noktaya daha ihtiyaç
var. Yani, bağlantılarımızla da tanımlanıyoruz.
Ama fotoğraflarda
tek bir kişi var…
Aslında iki kişi var; tabii, ben fotoğrafçı olarak
varım. Bu sürecin bir iç deneyim olduğunu ortaya koymak ve kaybolma işini
kolaylaştırmak için. Çünkü yanınızda birileri, etrafınızda sürekli şehrin
işaretleri ve geçmişinize dair izler varsa, o zaman kaybolmak hiç mümkün değil
bence, ama bu kimsesiz yerlerde kaybolmak daha olası. Yani, kendini tekrar
bulabilme olasılığı doğsun diye, kaybolabilmesi için bir fırsat yaratmaya
çalışıyorum.
Zihindeki bir
yolculuğun metaforunu oluşturmaya veya bir ‘içdünya’
kurmaya çalıştığın söylenebilir mi?
Aslında ben hepimizin bir iç dünyası olduğunu
düşünüyorum, sadece ben bunu gösteriyorum, bu benim gerçekliğim, benim buraları
nasıl gördüğüm. Mesela, Boris Vian’ın kitaplarında,
hastalık olduğu zaman koridorlar daralır, eşi iyileştiği zaman çiçekler açar.
Çok doğru… Mekânı ben değiştirebiliyorum, benim etkim oluyor ona ve neden bu
fotoğraflanmasın? Kafamdakilerle, hislerimle beraber aynen böyle görüyordum ve
gerçekçi diye de tanımlıyorum fotoğraflarımı.
Tezde bir de,
maskelerle ilgili bir gönderme vardı…
Uzaktan bile görünür olabilmek ya da mimikleri daha
iyi ifade edebilmek için maske takmak. Ben doğallık derdindeyim, ama içinde
bulunduğumuz çağ itibariyle, ‘doğalım’ diyebilene inanmıyorum. Eğer bütün
oyunları, bütün maskeleri denersek kendimizle ilgili verileri daha kolay ortaya
çıkartabiliriz; çünkü, insan doğası bir tek şeyle ortaya konulabilecek kadar
basit değil. Bütün maskelerimi görmek, bütün ‘ben olmayan’ları
denemek istiyorum.
Fotoğrafa bakışın
galeriye nasıl yansıyor?
İzmir’in böyle bir yere ihtiyacı olduğunu
düşünüyorum, çünkü fotoğraf çok fazla sergilenme imkânı bulamıyor. Daha çok
resim, seramik ve diğer plastik sanatlar ön planda olduğu için, fotoğrafın
kendine ait bir yerinin olması çok önemli. İnsanlar buna çok aç, gelip “Ne güzel,
böyle şeyler de yapılıyor…” dediler, “Aaa! Ne kadar
ilginç, hiç böyle bir şey görmemiştik!” dediler. Fotoğrafın kullanım alanlarını
tartışmak, göstermek, paylaşmak adına böyle bir galerinin çok yararlı olacağına
inanıyorum. Derdimiz Pamukbank Fotoğraf Galerisi gibi
bir çizgiyi tutturabilmek. Ve insanların fotoğrafa bakış açısını
genişletebilirse, o zaman bu galeri amacını gerçekleştirmiş olur biraz.
Galerinin adında
‘Canon’ geçiyor, ama burası bir ‘Sanat
Galerisi’. Neden ‘Fotoğraf Galerisi’
değil de ‘Sanat Galerisi’ burası?
Buranın en büyük özelliği fotoğraf galerisi olması
aslında. İlk defa, sektörden ticari amaçlı bir şirket böyle bir girişime destek
veriyor ve İzmir gibi bir yerde bu başlangıç yapılıyor. Bu önemli bir şey ve
buna destek çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca fotoğraf sergileniyor,
gelecekte fotoğrafın araç olarak kullanıldığı enstalasyonlar da yer alabilir.
Ama adının ‘Sanat Galerisi’ olması, ironik değil mi? Bence de ‘Fotoğraf
Galerisi’ olmalı.
Geniş Açı, 2003
©Özge Baykan