MUTLU MUSUN SOR BİR BAK KENDİNE

 

Fotoğraf dergisine yemek yazıları yazan biri olarak Kenji Kawamoto'nun İfsak Günleri içinki başlığını görünce "Bu ne tesadüf" diye geçirmeden edemedim. Nedir başlık?  "Yemek Yemek".  Neden iki kere? Çünkü Kenji-san kelimelerin tekrarından hoşlanıyor.  Japoncada da aynı Türkçede olduğu gibi ikilemeler var.  "Yavaş yavaş"ı karşılayan "soro soro" gibi.

 

Ben de soro soro sadede geliyorum. Kenji-san halen Çanakkale'de yaşayan ve On Sekiz Mart Üniversitesi'nde Japonca öğretmenliği yapan bir Japon. Türkiye'ye geleli iki yıl olmuş. Türkiye'den önce Meksika'da bir süre yaşamış. Aslen Hiroshimalı. Osaka'da hem psikoloji hem fotoğraf eğitimi almış. Eğitimini almış olmasına rağmen, profesyonel değil de amatör olarak sürdürüyor fotoğrafı. Bir nevi fotoğrafı sürdürebilmek ve dünyanın değişik yerlerinde yaşayabilmek için de Japonca öğretmenliği yapıyor. Siyah-beyaz ve bir hikayeni anlatıldığı fotoğrafları Türk izleyicisinin karşısında çıktığı için son derece mutlu.

 

Sergideki fotoğraflar biri Japon diğeri Türk iki kahraman üzerinden gelişiyor. Japon olan genç kız, "Pasta Yiyen Kadın" ve Türk olan genç erkek "Internet Yiyen Adam". Kız, selpak dağıtıyor, Osaka'nın en kalabalık yerlerinden biri olan Kyobashi istasyonu çıkışında. Bir kültürel parantez açayım: Japonya'da selpak satılmaz da dağıtılır. Genelde çeşitli firmalar, içlerine reklamlarını koydukları selpaklarını kalabalık alanlarda dağıttırır. Bu kız da o işte çalışıyor. Sabahtan akşama selpak. Kenji-san ondan hikayesinin bir parçası olmasını rica etmiş ve ona: "Bundan böyle pastadan başka bir şey düşünmeden, mutluluğunun kaynağını pasta yeme ediminde bularak yaşayacaksın." demiş. Böylece, Kenji-san'ın hikayesinin Japon ayağı ortaya çıkıyor. Fotoğraflarda, kızı yerde oturmuş, içecek otomatlarının ya da soba-raamen (Japon ve Çin eriştelerinin) dükkanlarının önünde çevresine bakınmadan ve pastasının içine gömülmüş onu yerken görüyoruz.

 

Hikayenin Türkiye'deki Internet Yiyen Adam'ı ise internetin başında gece gündüz. O da internetten başka bir şey düşünmüyor. Doğru düzgün yemek yemiyor. Yüzüne gömleğine bulaştırıyor yediklerini. Lezzetli olmadıkları belli. Mutluluğu internette aradığından ve bulduğuna inandığından, bilgisayarın başından kalkamıyor. Fotoğraflarda başı düşmüş, bitmiş tükenmiş ama illa ki netin başında bir genç. Ayrıntılar, siyah-beyaz. Baş, gözlük, parmak, tuş ayrıntıları. Bir yerine çokça kare kullanımıyla zenginleştirilmiş sahneler. Basit ve ayrıntı. buradan bir Japonluk mu yakaladık?      

 

Kenji-san'ın genel kaygısı "gelişme" ve gelenek/geleneklerin yitimi" temaları üzerinden. Onun devamında: "Gelişme içinde mutlu muyuz?", "En çok kim mutlu?", "Nasıl mutluyuz?" soruları.

Kenji-san sormak istediği soruyu en iyi "yemek" kavramı üzerinden sorabileceğini düşünmüş.

Japon toplumu için en önemli şeyi araştırırken karşısına yemek çıkıyor. Gazetelerin en çok okunan haber-makale anketlerine de bakmış. Mesela başlığa "raamen" (Çin eriştesi) kelimesini ekleyince okunma oranı %10 artıyormuş. Böyle böyle, yemek üzerine yönelmiş.

 

Ben ilk olarak kelime anlamında almıştım. Sosyalleşmenin en büyük neferi yeme ediminin farklılaşması ve modern toplumunda iş hayatının getirdiği hızlı yaşam nedeniyle eski yeme alışkanlıklarının yitimi gibi. Bire bir öyle değilmiş. Öyle olsa zaten pasta yiyen kızı yüceltmek gerekirdi ki tam tersi söz konusu.

 

Ama siyah takım elbiseli erkeklerin özellikle iş çıkışı saatlerinde kol gezdiği modern Japon sokakları; 24 saat açık, bizde tek örneği 7/11 olan ama orda daha yüzlerce çeşidine rastlanabilecek mini marketlere bağlanır. Kap içinde raamen alırsın ya da onigiri (pirinç köftesi). Kaplardaki instant ürünü sıcak suya tutunca şişip yemek oluyor. Hemen ye. Enerji içeceklerini içe içe borsa takibi yaparsın. Evde kimse yemek yapmaz, artık Kenji-san'ın da onayladığı üzere, ailenin toplanıp yemek yemesi geleneği de giderek azalıyor. Starbucks, McDonalds ve daha nice fast food restonlar dizinin dibinden ayrılmaz. Bir erkek dergisinde görmüştüm: Siyah takım elbisesinde bir sarariiman (salary-man'dan; iş adamı), cep telefonuyla konuşurken öbür elinde de henüz ısırılmaya başlanmamış bir hamburger tutuyor.

Ne reklamıydı hatırlamıyorum; cep telefonu mu, kıyafet mi yoksa McDonalds mı; ama sahnenin korkunçluğu karşısında nasıl donduğumu hatırlıyorum. Artık dünyanın pek çok yerinde hakkında eleştirilerin ayyuka çıktığı bir yaşam tarzı Japonya'da pohpohlanıyor.

 

Yemek üzerine paralel yürüyen ikinci bir tema var fotoğraflara temel hazırlayan. O da Kenji-san'a göre, "toplumsal baskının subabı olarak yemek". Yani bunca yeme yitimi durumuna karşın; iyi bir toplumsal konum, işte başarı, toplumda kabul görme, uyumlu olma ve ayıplanmama şeklinde tezahürleri olan içten içe o kadar büyük bir baskı var ki, insanlar kendilerini rahatlamaya büyük ölçüde ihtiyaç duyuyor. Yemek bu baskıya karşı bir kaçış gibi algılanıyor. Daha önceki yazımda "oishii" (lezzetli) demek lazım yerken, demiştim. Kenji-san güzel bir ekleme yaptı: oishii olmasa da oishii demek zorunda olmak. Yani yemek bir kaçış; kaçış olduğu için de mutluluk kaynağı. Ama paradoksal olarak seçtiğin değil, baskının parçası olarak bir mutluluk kaynağın. Yani sistem sana "Al işte, ye ve mutlu ol" diyor. İlginç değil mi? O yüzden, oishii olmasa da oishii demelisin, çünkü hele birileriyle birlikte yiyorsan, ona hakaret gibi oluyor. Sonuçta lezzet kuyruğuna girilen restoranın ve ile birlikte gidilen kişilerin katkılarıyla lezzet oluyor. Kenji-san'ın fotoğraflarında da bu paradoks var. Yiyorlar ikisi de hikaye kahramanlarının. Ve bu yemeleri en büyük mutluluğu veriyor onlara: sanıyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?

 

Benim burada Kenji-san aktarımlarıma ekleyeceğim, "takıntı" kavramı. Yemek, mutluluk ve takıntı diye bir bağlantı oku. Japonlarda takıntı var. Anime ya da manga takıntısından tutun, iş alanında çalış-çalış-çalış takıntısına. Derinden ama yeterince açık, ben bu takıntılardan çok gördüm. Kafalarına koyunca yapıyorlardı bir şeyi, tanıdığım neredeyse tüm Japon dostlar.

Kenji-san'ın fotoğraflarına bakınca da bu var. İki yiyen de takıntıyla sadece "bir şey"e odaklanmış, onu yiyor. Başka bir şey görmüyor. Pasta Yiyen Kız, pasta yiyor mesela. Üstelik Japon mutfağında pastanın çok özel bir yeri yok. En büyük mutluluğunu da pastayla filan sınırlıyorsun; yazık. Tatsızlaşıyor bir yerden sonra. Internet de öyle ya.

Bir bunaltı geliyor, böyle düşününce. Yani onlar mutlu sanıyor kendilerini; öyleler mi acaba?

Kenji-san da tam bunu soruyor ya: Siz onlardan daha mı mutlusunuz acaba? Bu fotoğraflara bakınca "Çok şükür halime?" mi diyorsunuz. Bizim yiyenler dünyanın en mutlusu sanıyor kendilerini. Ya siz?

Kenji-san yanıtları bekliyor.    

 

Geniş Açı, 2005

 

 

 

interviews

photography

 

© Özge Baykan