GÖZE TAKILANA DOKUNMAK
Emine Ceylan, 2000 yılının martındaki “İklimler” sergisinden yaklaşık on
ay kadar sonra, Vakıfbank Sanat Galerisi’ndeki “Hindistan” sergisiyle bu ülkeye yaptığı
yolculuktan getirdiği siyah beyaz kareleri izleyicilere sundu. Ceylan için
Hindistan gitmeyi her zaman düşündüğü bir yerdi. Yolculuğu sırasında
Hindistan’a kendi bakışını tuttu, varoluşunu tamamlayan insanların ve
duyguların arayışını sürdürdü.
Emine Ceylan’la son sergisi ve fotoğrafta geldiği nokta üzerine
söyleştik.
Seyahat etme tutkunuzu,
bu tutkunun size ve kardeşiniz Nuri Bilge Ceylan’a babanızdan geçtiğini
biliyoruz. Son seyahat durağınız ise
Hindistan’dı. İsterseniz önce bundan
bahsedelim biraz…
EC: Çocukluğumdan beri babam gezi hayalleri kurardı. Bize de ordan geçti.Ama benim için her şey asıl üniversite
bittikten sonra başladı. O zamana kadar hep yoğun bir çalışma vardı. Okuldan
sonraysa bir boşluk hissettim. O dönem çok seyahat ettim. O zamanlar bir bayan
tek başına çıksın, otostopla gezsin pek yoktu. O zaman gezerken, bol bol fotoğraf çektim. Kardeşim BÜFOK’la
ilgilendiği için ondan da etkilendim. Norveç’e İspanya’ya gittim. Dia çektim. Benim için fotoğrafı öğrenme süreciydi bir
bakıma o dönem. Sonra muayenehanemin banyosunda küçük karanlık oda kurup
siyah-beyaza merak saldım. Hindistan hep vardı gençlikten beri, ama zamanlar ürkütücü geliyordu. İzlediğim
filmler, arkadaşlarım çok etkiledi. Gitmemin bir başka nedeni de Kasaba filmi
oldu. Filmin öyküsünü yazmıştım. Bir festivalde gösterilecekti. Filmi temsilen
kardeşim yerine ben gittim. Bu da bir etken oldu.
Önceki çalışmalarınızla
karşılaştırdığımızda Hindistan
fotoğraflarının karanlık odada çok daha az
oynandığını görüyoruz.
EC: Evet, daha az oynama var. İlk dönem fotoğrafçılığımdaki fazla
oynamaları bıraktım. Kolaj olsun montaj olsun,
onlardan uzaklaştım. Artık belgesele yakın bir çalışma hoşuma gidiyor. Yine de
bundan sonraki çalışmam daha içe dönük olacak. Bu sergi fazlasıyla dışa
dönüktü.
İlk zamanlardaki teknik
oynamaları bırakmanızın nedeni neydi?
EC: Gerçeğe bağlı fotoğraf bana
daha fazla zevk vermeye başladı. Daha sade bir fotoğraf, daha birebir, gerçek
görüntüden yola çıkıp ama muhakkak kendi yorumumla görüntüyü oluşturmak şu anki
amacım.
Önceki albümlerinizde
sıkça gördüğümüz arka plandaki geniş alanlara, bulutlara, ağır bir gökyüzüne bu
sergide çok fazla rastlamıyoruz.
EC: Önceki fotoğraflarımda ağır gök altında benim doğanın hışırtısı
dediğim şeyi hissettirmek istedim. Burada çok kullanmamamın nedeni yolculuğun
getirdiği zorluklar olabilir. Hindistan’da çoğu yeri şoförle gezdim. Tehlikeli
bir bölge. Belki orada belli bir bölgede üç ay yaşasaydım daha farklı
fotoğraflar çıkarabilirdim. Bunu kabul etmek lazım. Ama ben yine kendi
üslubumdakileri seçtim. Pek çok fotoğraf elendi. Bir de, diğer albümlerde zaman
bolluğu vardı, bir mekanda çok uzun süre çalışma imkanım vardı. Belki zorlama
fotoğraflar bile girmiş olabilir bu sergiye; bunu da kabul ederim.
Emine Ceylan duyguları
yakalar ve o duyguları bulduğu kişilerle çalışır. Hindistan’da aradığınız
duyguları yakaladınız mı? Nasıl bir iletişiminiz oldu orada?
EC: İnsanlarla birebir ilişkilerim oldu. Zaten bunun olması şart. Orada
şoförüm beni kendi köyüne götürdü. Zaten arabayla giderken bile seçebiliyorum bu
benim kişim, bu benim peyzajım diye. Hiç yanılmadım. Fotoğraf çekerken kurduğum
kadrajı bile çok değiştirmiyorum artık. Eskiden kontaktlarda bakıp bir detay
alırken şimdi genel olarak kompozisyonu o anda kuruyorum. Ne atmam ne de
eklemem gerekiyor. Son geldiğim nokta artık bu. İnsanlarla ilişkilerime dönecek
olursak, kesin olan şu ki kısa bir an bile olsa bir alışverişin olması şart.
Benim görmeyi istediğin atmosferle o kişinin içinde olduğu atmosferin buluşması
lazım. Ben insanların arasına çok giriyorum. Bende biraz kör bir cesaret var.
Belgesel fotoğrafçılar dediğimiz şöyle fotoğrafçılar var, takarlar kamerayı devamlı bir görüntü avcısı
gibi çalışırlar. Ben böyle çalışmaktan hiç hoşlanmıyorum. Yakalama görüntü bende
pek yoktur. Daha düşünerek çekerim, yakalayan bir fotoğrafçı değilim. Kurgu
fotoğraf değil ama ışığa göre, arka plana göre çekimde bir düzenleme söz konusu
tabii. Çektiğim kişi tamamen özgür değildir.
Modellerinizdeki
bakışlara müdahale ediyor muydunuz?
EC: Sanırım bende biraz otoriterlik var. Yönlendiriyorum ama şöyle bak
böyle bak asla demedim. Mesela gelin fotoğrafımda geline üzgün bak demedim. Ama
aynı şekilde gülen gelin fotoğrafı da yoktur tabii bende. Bazı kişilerde hiçbir
müdahaleye gerek yoktur; istediğim şey
onlarda zaten vardır. Kadınlar genellikle güzel çıkmak istiyorlar, kendilerini
güzel bulmuyorlar fotoğrafta. Benim fotoğraflarımı beğenen modele ben pek
rastlamadım ama yapılan işe çok saygı duyuyorlar, çok önemsiyorlar. Ona
ayrıcalık verdiğimi düşünüyorlar; bu güzel bir şey.
Bundan sonrası için
kafanızdaki projeler neler?
EC: Bir süre dinleneceğim ama birtakım projelerim hep var. Portrelerim
için ayrı bir kitap yapmak isterim. Geçmişten gelen portrelerle beraber elimde
çok portre var. Bunun dışında kendime dönük “Bana dair” adlı kendimle ilgili
bir projem var. Kendime bir bakış
diyebilirim. Benim dünyamı oluşturan şeyleri benden yola çıkarak,
anlatılamayacak şeyleri anlatmayı denemek. Yine belgesel tarza yakın denemeler
yapmak istiyorum. Çocukluğumun
kasabasındaki ceviz ağacından tutun da yalnızlığım, ölüm korkum, çocuğum gibi
konuları fotoğrafla anlatmak istiyorum. Yaşlanıyorum, değişiyorum. Bu bir tür
yüzleşme. Kendimden yola çıkarak, kendimi kullanarak bir bireyin duygularını
anlatmak ve o duyguyu izleyene geçirmek, onu da kendi hayatında bir yolculuk
yapmasını sağlamak istiyorum. Bir de çok sevdiğim yazar Çehov’la ilgili bir
çalışma düşünüyorum. 2004 onun 100. ölüm yıldönümü. Rusya’ya bir ön araştırma
için gittim ama zamanla gördüm ki çok fazla belgesel olma riski vardı. Bu proje
bu nedenle kesin değil şu an.
Sizin dünyanız
fotoğrafınıza nasıl yansıyor?
Temellendirmek istediğiniz fotoğraf nasıl?
EC: Çevremizde binlerce fotoğraf var. Burada bir yılgınlık, bir manevi
çöküntü içine giriyorum ben de. Yaptığım işi anlamlandıramıyorum. Çünkü o kadar
çok fotoğraf var; bunu kıymetini bilen yok, gerçek bir değerlendirme yapan
yok. Eleştiri mekanizması yok. İyisi
hangisi kötüsü hangisi ayırt eden yok. Teknolojik gelişme de korkunç boyutta. Şimdi ben işin
kaynağına dönmek, burada kalmak istiyorum aslında. Baskı fotoğrafına devam
edeceğim. Dijitale atlamayacağım. işin kaynağına dönüp farklı, özgün bir bakış
açısı getirebilmek gerek. Kendi adıma bu alçakgönüllü çalışmayı sürdürmek
istiyorum. Bence samimilik çok önemli. Bir sergiyi gezen, bir kitaba bakan kişi
o kişinin ruhunu görmeli orada. Bir de sade bir dil benim için önemli. Hiçbir
zaman konu sıkıntısı çekemdim. Her şey konu olabilir. Şu odada kalsam diye
düşünüyorum, bir sergi çıkar burdan. Önemli olan
bakıştır. Benim için getirilen bir eleştiri konu dağınıklığıdır. Tek bir konuda
çalışırken sıkılıyorum ben. Herhangi bir nesne, bir insan, baktığınız zaman bir
bütünün parçası gibi görünürse işte o benim fotoğrafım demektir.
Yine de hiçbir zaman kurtulamadığım ve kurtulacağımı sanmadığım
anlamsızlık duygusu hep eşlik ediyor. Genellikle insanlar yaptığı işi çok
önemser onu yaşamının odak noktası yapar. Bende yaptığım işin her zaman
insanlık içinde çok önemsiz olduğu gibi bir duygu var. Buna rağmen uğraşmaktan
vazgeçmiyorum. Nihilist bir tavırla köşeme çekilmiyorum. Yine tutunduğum dala
tutunmaya devam ediyorum. Fotoğraflarıma da bununla mücadele etmek için anlam
getirmeye çalışıyorum. Bana “Özel insanları buluyorsun” diyorlar. Halbuki hepsi
sıradan insanlar. Bir insanı ayırıp ayrıcalıklı bir
yere oturtmak hoşuma gidiyor. Hepimiz önemsiziz ama yine de tek tek dokunup onlara önem atfetmek çok güzel. Benim gözüme
takılanlara sevgiyle dokunmak hoşuma gidiyor.
Ve böylece kendi
dünyanızı kuruyorsunuz…
EC: Evet, ama kendi dünyamı kurarken de hep gerçekten yola çıkıyorum.
Onu işlediğim zaman baskısıyla, ışığıyla, kompozisyonuyla gerçek gibi
algılanmayabilir. Belki taslak bir dünyadır; ama sonuçta bana ait bir dünya.
Bir sığınak gibi belki….
EC: Kesinlikle. Ben karanlık odayı bile ana rahmine dönüş olarak
algılıyorum. Benim fotoğrafla kurduğum ilişki kesinlikle varoluşsal bir ilişki.
Varoluşumu sürdürebilmek için buna ihtiyacım var. Tabii işin başında değilim
artık. Epey bir yol kat ettim. Bir ara fotoğraftan vazgeçtiğim de oldu. Birkaç
sene fotoğrafın yeterli gücü olmadığını düşünerek hiç çalışmadım. Kendimi
hayatım içine attım. Sonra bir gün karaya vurdum. Vurduğumda gene baktım;
fotoğraf var yanımda. Şimdi başka şeyler yapsam, sinema olsun edebiyat olsun
(yazıyorum da bir yandan) zannetmiyorum
ki fotoğraftan vazgeçeyim. Karanlık odaya girmenin bireyselliği, insanlardan
kaçış, biraz münzevilik varoluşumla örtüşen bir şey. İstediğim ve elimden gelen
bu. Moda akımlarla ilgilenmiyorum. İstemediğim
bir şeyi asla yapamam, istemediğim bir portreyi kesinlikle çekemem. Kimse benim fotoğraflarımla ilgilenmese bile
ben bu tarzı yapacağım. Fotoğraf hiçbir
zaman bir meslek değil benim için. Özgürlüğümü korumak istiyorum. Gençliğimdeki
umut şimdi yok onun yerine genel bir
umutsuzluk var. Şu anda tamamen geri çekilip yarı münzevi bir hayatta
gençliğimde yaşadığım uç noktaları değerlendirmek istiyorum. Fotoğraf, yazı
gibi çalışmalarımı yaparken de coşkulu bir ruhun doğru olmadığına inanıyorum.
Yatışmış bir ruhla insan daha doğru değerlendirebiliyor. Soğuk bir bakışı,
fazla bir duygusal yorumdan daha iyi görüyorum. Bir karamsar bakışım var. Bir
insana baktığımda ilk olarak o insanın acılı tarafını görüyorum. O zaman daha
içten bir ilişki oluyor. Öbür türlü yapay olur. İnsanları uzun uzun seyretmekten zevk alıyorum. Melankoli fotoğrafımı
çekmeden önce, orada oturan adamı uzun uzun
seyrettim, o duygu vardı zaten orda. Gittim konuştum, bir saat sohbet ettik.
Sonra fotoğrafını çekmek istediğimi söyledim. Kendimi müthiş bir canlılıkla
insanların içine atarım. Bir çelişki gibi belki, bir süre sonra da kendimi geri
çekip kapanırım. Bence geri çekilmek de çok önemli.
Geniş Açı, 2001
©Özge Baykan