ÇEVİRMENE AÇIK DAVET

 

1.

         Çevirmeni çağırdılar. Pahalı bir restoranda beyaz örtülerin altında bacak bacak üstüne atsın diye. Bir şarapta aradığı özellikleri iştahla anlatsın diye. Papyonunu düzeltsin,  müzikallerden çalan orkestraya kaçamak bakışlar fırlatsın diye.

         Aslında bunların hiçbiri için değil. Çevirsin diye yalnızca.

2.

         Çevirmen papyonunu düzeltti ve ceketine, şişesini hafifçe kendisinden uzakta tuttuğu parfümden bir miktar sıktı. Aynı anda telefon çalıyor.

    -   Evet, gidiyorum, dedim ya dün. Çok önemli bir iş bu benim için. Seni yarın ararım, konuşuruz, olur mu?

         Telefonu kapattı. Bir vitamin hapı attı ağzına. Saçına jöle sürmeyi unutmuş. Olmaz. Aynanın karşısında, jöleyi saçlarına orantılı bir biçimde dağıtmakla uğraştı bir süre. Dişlerimi fırçaladım mı? Aynada dişlerini inceledi. Anlayamadı fırçalayıp fırçalamadığını. Belki de biraz önce fırçalamıştır. Bu kadar fazla sigara içmemeliyim. Dişlerini fırçaladı. Macunun kapağını kapattı, yerine koydu. Şişeyi kendisinden hafifçe uzakta tuttu; ceketine bir miktar parfüm sıktı. Hazır.

         Heyecanlıydı. Biraz tedirgin. Sakinleştirici de alsaydım keşke. Ne düşüneceğini bilemedi. Bir süre, düşünebileceği şeyleri listelemekle geçti. Sözcüklere takıldı. Son anda ne yapabilir ki. Dil, birikim işi. Bir biçimde toparlarım. Konuşulacak konuyu bilmiyor. Huzursuzluğunu yaratan da bu. Beynimi canlandırayım biraz. Bildiği tüm balıkları, otları, askeri unvanları ve resmi daire adlarını çevirmeye çalıştı. Ya çevrebilimci ise? Belki de doktordur. Tarihçiyse daha kötü. Belki de bir müzisyendir. Aklından bunları geçirirken not defterini yanına alıp almadığını merak etti. Çantasını açıp aramaya koyuldu. Buldu. Yerine koydu. Bu da tamam. Kalem almış mıyım? Baktı; almış. Her şey yolunda.

           -   Tamam, dedi şoföre. Şoför devam ediyor.

           -   Burada kalalım, beyefendi.

           -   Durur musun, kardeşim?

         Şoför arkasından kornaya basıyor.

           -   Kaleminizi unuttunuz.

         Ne zaman düştü kaşla göz arasında? Kalemi çantasına koydu. Restorana doğru yürürken birden dişlerini fırçalamadığını anımsadı. Hay aksi. Keşke naneli sakız alsaydı yanına. Birkaç kez çiğner atardı hiç değilse girmeden.

           -   Efendim?

           -   Tek mi geldiniz, diye soruyorum.

           -   Pardon. Evet, tek geldim, evet.

         Sonradan aklına geldi.

           -   Tek değilim, hayır. Dördüncü masa ayırtılmıştı.

           -   Peki efendim, buyrun.

         Masa boş. Daha gelmemişler. Ne garip. Kim olduklarını söylemediler. Belki tekstilci iki işadamı. Deri teknolojisiyle ilgili konuşacaklar. Çevireceği tümceler belki de son yılların en büyük ihracatına olanak sağlayacak. Bunları aklına getirince kendini önemli hissetti. Gururlandı. Bari teklemesem, özgüvenimi kanıtlasam. Restoranı incelemeye koyuldu. Neden burayı seçtiler acaba? Kahverengi çevre iç karartıyor. Gereğinden fazla ciddi. Önemli bir ana tanık olacağı kesinleşti birden. İşin şakaya gelir yanı yok.

         Bekleme süresi uzadıkça nasıl oyalanacağını şaşırdı. Bir şeyler karalayayım. Defteri çıkarırken kalemi düşürdü. Almayacağım onu. Garson fark etsin, alsın. Bir kere de biri bana kendiliğinden bir iyilik yapsın. Böyle düşünüp yazmaktan vazgeçti. Garsonu çağırdı. İçten içe kalemi fark etsin de yerden kaldırsın istiyor. Bir kadeh beyaz şarap söyledi. Söylerken de yere baktı. Garson oralı değil.

         -    Emredersiniz.

         Yarım saattir bekliyordu. Gelmediler. Sıkılıyor. Kalem de yerde. Bir şey de yazamıyor. Böyle resmi ortamlardan da hiç hazzetmem. Bu yaptıkları gavur eziyeti değil de nedir. Papyon sıkıyor, ayakkabılar sıkıyor. Bunları da hesabıma eklemeleri gerek. Sıkıcı restoranlarda rahatsız giysiler giymek.

         İki genç geldi. Çevirmenin yanına oturdular.

 -       İyi akşamlar.

 -       İyi akşamlar.

         Bunlar da kim. İyi giyimli, parıltılı gözler. Bol balık, bol protein. Çevirmen kafasındaki kategorileri harekete geçirdi. Durumları hiç de fena değil. Bu genç yaşta bu kadar pahalı bir mekana geldiklerine göre. Oğlan yirmi-yirmi beş yaşlarında vardır. Kız daha büyük duruyor. Yirmi sekiz-yirmi dokuz. Belki de kırk yılda bir düşüyordur yolları. Belki de oğlan kıza evlenme teklifi edecek. Bilinmez. Çevirmen o gece önemli bir olayla karşılaşacağı inancından kurtulamıyor bir türlü.

         Çevirmen çevresine bakındı. Tüm masalar dolu olabilir. Ama böyle bir yerde başkasının masasına ilişmek beklenmez ki. Bir bit yeniği olmalı. Çevirmen bir anlığına kendisini çağıranların bu iki genç olduğunu varsaydığında korkunç bir düşkırıklığına kapıldı. Bu kadar parfüm bunun  için miymiş. Nedense genç çift çevirmenle ilgilenmiyor. Neden onu çağırdıklarını anlatmaları gerek oysaki. Meraklandı.

 -      Bazı şeyler var ki içine atıyorsun. Hani hep bir şeyler akar gider, tutamazsın. O içine attıkların yüzünden ben de seni  tutamıyorum işte.

 -        Ne demek istediğini anlamıyorum, dedi kız.

 -        Sizinle daha çok şey paylaşmak istiyor, dedi çevirmen.

         Ona baktılar. Çevirmen ansızın kendine geldi. Ne dedim ben demin. Hiç fark etmeden dinliyormuş. Masanın üstündeki kalemi alıp parmakları arasında döndürmeye başladı. Kalem.

 -       Bu kalemi siz mi aldınız yerden?

 -       Hayır, dedi kız. Birkaç dakika önce siz aldınız ya.

 -       Ben almış olamam.

Ama utandı; garsonun almasına yönelik ısrarcı tavrından hiç söz etmedi.

 -       Gerçekten ben mi aldım.

 -       Evet, tabii ki.

Oğlana döndü:

 -       Sen de gördün değil mi?

-      Gördüm.

         Çevirmen eğer konuyu uzatırsa yanlış anlaşılacağının ayırdına vardı hemen. Kimbilir ne diyecekler. Bunamış daha bu yaşta.

 -      Tabii, tabii, ben aldım. Haklısınız.

         Böyle de dedi gerçi; ama eğer genç çift birlik olup onu oyuna getirdiyse enikonu gülünç bir duruma düşecek.

         Oğlan, kalem bahsini tamamen unutmuş görünerek:

 -      Evet, dedi. Seninle daha fazla şey paylaşmak istiyorum. Ama bunlar yalnızca benim

paylaşımlarım olmamalı. Sen de anlatmalısın.

-      İyi de, sen anlat, derken burada bana dayatma yapmış oluyorsun. Ben senin kadar

konuşkan değilim ki.

-     Ne demek istediğini anladınız, dedi çevirmen. Konuşma sürelerini ölçmekten

bahsetmiyor arkadaşınız.

         Çevirmen burada da birden kendine geldi. Ben ne dedim demin? Niye karıştım. Nasıl diyebildim. Başkasının işine nasıl burnumu sokabildim.

         Kız herhangi bir tepki göstermedi. Sustu. Size ne bundan, diyebilirdi; ya da haksızsınız. Birinin bana dur demesi gerek, dizginlemesi, dedi çevirmen kendi kendine.

-     Biz, dedi oğlan, seninle herkesin ilişkisinden çok daha farklı bir ilişkiye sahip olduk

her zaman. Belki aynı şeylerden zevk almadık. Ama ikimizin de tutkuları vardı ve nasıl tutku

duyulacağı en büyük ortak ilgi alanımızdı.

 -      Ama tutku duymak zorunda değiliz ki. Kendini bir şeye fazlasıyla kaptırmak iyi

değildir.

-          O sizin tutku duyduğunuzu sanıyordu. Bunun üzerine temellendirmiş size olan

sevgisini, dedi çevirmen. Öyle ya da değil, bırakın kafasında sizi tutkularınızla canlandırmaya devam etsin.

         Sinirlenmeye başlıyor artık. Şarabından bir yudum aldı. Garson ne zaman gelip gitti. Şimdi teşekkür etmeyi unuttuysa bağışlamaz kendini.

-      Garson ne zaman geldi, diye sordu çevirmen.

-       Biraz önce, dedi oğlan.

Onu biliyorum. Anlaşılıyor. Tam olarak ne zaman.

 -      Anladım, diye devam etti. Ama tam bir süre verebilir misiniz?

Kızla oğlan bakıştılar. Çevirmen, kendisi için yaşamsal olan bu soruyu sormadan edemezdi; ama çevresindekiler tarafından nasıl algılandığının da bilincindeydi.

 -      Siz tutkular, temellendirme filan derken…

         Kızın bu yanıtı çevirmeni çileden çıkardı. Orada o kadar güzel bir laf sarf etmiş, kızın özetleyişine bak. İncindi. Öyle ki, garsona teşekkür edip etmediğini de soramadı. Ama en azından, kalemi, gelen garsonun yerden almadığını kesin olarak anlamış oldu. Bununla da yetinebilir.

         Çevirmen bu genç çiftin konuşmalarına kulak misafiri olmanın rahatsızlığını da papyonun ve tabanları sürekli kayan  rugan ayakkabılarınkine ekleyerek bir daha bu çifti dinlememeye karar verdi. Ayrıca iş adamlarımız da gelmedi. Çevirmenlik de ne menem iş. Böyle diyerek etrafını incelemeye koyuldu yeniden. Acaba masa numaralarını mı karıştırdı. Evden çıkarken aynanın kenarına iliştirdiği notta yazanları gayet net anımsıyor. Doğru yerde, doğru saatte. Biri bana oyun mu oynuyor diye düşünecekti; ama kumpastı, komploydu derken nasıl bir ruh hali içine düşeceğini kestirdiğinden o fikirden derhal vazgeçti. Yan masaya göz attı. Üç kişi, biri epey yaşlı, yetmiş yaşlarında; diğer ikisi kadın. Bir başka masaya geçti. Yedi kişilik bir grup da orada var. Çevirmen artık sıkıntıdan öyküler üretmeye başlasa yeridir.

Birden yine ayıldı. Vallahi yakaladım, demin bir ezgi mırıldanıyordum. Ezgiyi, yakaladığı yerden tekrarladı birkaç kez. Ne olduğunu çıkaramıyor. Nerden takıldı. Çok geçmeden tahmin edeceği kaynağı buldu. Restoranda çalınanlardan biridir olsa olsa. Çevirmen dalıp gitmiş, O sırada kimbilir kaç şarkı geçmiştir üzerinden.

  -     Eskiden senin yanında kendimi şu an hissettiğim kadar rahat hissedemezdim, her şeyi paylaşamazdım. Bu yüzden sen benim yalnızca bir yüzümü tanıdın. Oysa şimdi sana her şeyimi anlatabiliyorum. Beni en iyi şekilde tanıyorsun.

  -     Öyleyse sen bana kendini tam olarak tanıtmamışsın. Bu şartlar altında sana

güvenmemi nasıl bekleyebilirsin ki?

  -     Ama artık anlatıyor işte, dedi çevirmen.

Yine mi araya girdim.

  -      Biliyorum, konuştukça batıyorum, dedi oğlan.

  -      Susmak boyun eğmektir, dedi kız.

Çevirmense bundan sonra oğlanın hangi eylemde bulunacağını kestiremedi.

 

3.

         Ertesi sabah uyandığında çevirmen başından geçenleri tam olarak toparlamakta uzun süre güçlük çekti. Birden fark etti ki bir önceki gece dişlerini iki kez fırçalamış. Mırıldandığı ezgiyi de buldu: Bolero. Nerden geldiyse aklına. Şaştı kaldı.

 

      Hayalet Gemi, 2001

 

 

 

stories

 

© Özge Baykan