TÜRKİYE’DEN CAZ MEKTUPLARI
“Peki siz bir
insanı anlamak için onun ilk olarak hangi yönünü merak edersiniz? Bizim
ülkemizde doğum tarihi ve okul önemlidir, çoğu insan kendini anlatmaya böyle
başlar.
Falan yılda
filan yerde doğdu, şu okula gitti falanca görevlerde bulundu. Eğer ölmedi ise
kişi hakkında, biraz da varsa eserleri liste halinde sayılır.
Ben bu
bilgileri monoton bulur ve hep doğum gününün ardındaki insanı merak ederim.”
Tunçel Gülsoy’un
Osman İşmen’i anlatmaya başlamadan önce yazdığı bu
satırlar Cazname’nin olağanüstü bir özeti. Fazla söze
ne hacet. Gülsoy hedeflediğine tam anlamıyla ulaşmış. Yalnızca müziğiyle var
olan, dinleyiciye yabancılaşmış, ona uzakta bir yerlerden bakan bir müzisyen
imajı tamamen eriyor; yerini “herkes gibi” olan insanlara bırakıyor Cazname’nin röportajlarında. Okuyucu potansiyel dinleyici olarak müzisyenin kariyerine hızlı
bir bakış atarken, caza kattıklarına, ürettiklerine saygısını asla yitirmiyor.
Bununla birlikte meraklı bir yakınlaşma, özel hayata bir tür topluca burun
sokma durumuyla karşı karşıyayız. Ama asla paparazzi merakına dönüştürmeden.
Her bir cazcıyı biraz daha iyi anlamaya çalışmak için yalnızca. Sibel Köse’nin
evinde geziniyoruz, o da bir yandan Tunçel Gülsoy’a
kek yapıyor. Terazi burcuymuş, bir de
kedisi var: Encük. Yahya Dai’nin
kedisinin adı ise Şobe. Can Kozlu’nun denize büyük
merakı var, “denizin, toprağın kokusunu” nasıl özlediğini dinliyoruz ondan.
Birkaç satır aşağıda Erol Pekcan’ın kızı da babasının
deniz tutkusunu anlatacak.
Tunçel Gülsoy takıldığı
ayrıntıları yazması nedeniyle zaman zaman kimi
eleştiriler aldığını söylüyor. Ama ona göre, her ayrıntının bir kişiyi
anlamakta büyük önemi vardır. Bir insanın kek, börek yapışına bakarak onun
müziğe ve hayata getirdiği yaklaşımla çeşitli paralellikler kurulabilir. Bu tür
ayrıntıların kişilerin psikolojisini anlamakta temel işlev taşıdığını düşünüyor
Gülsoy.
Röportajı yapılanları
birleştiren en belirgin ortak payda elbette “caz”; ama koskoca bir yaşam hemen
fark ediliyor ardında. Her müzisyen farklı bir duyarlılık, farklı bir birikim
sunuyor. Özellikle okuyucuyu kazançlı çıkaran ise, yapılan müziğin arkasında ne
denli geniş bir altyapının, ne büyük bir donanımın yattığına tanıklık etmektir.
Türkiye’de cazın gelişimine büyük katkı sağlamış bu insanlar ülkemizde cazın
konumu ve geleceği adına da son derece ufuk açıcı tespitlerde bulunuyor;
kaydedilen gelişmeleri şimdiye dek yapılmış olan ve hali hazırda süregelen
sorunlarla birlikte ele alarak yeni yetişen caz müzisyenlerine de yol gösterici
oluyorlar. Tunçel Gülsoy’un, kitapta toplanan
yazıları ileride yazılacak bir Türk Caz Tarihi için çok önemli görmesi boşuna
değil. Her biri son derece büyük bir belge, her biri derin bir öykü. Bu öyküler
içinde de en can alıcı olanları Ayten Alpman, Erol Pekcan gibi
duayenlerin biyografileri gibi görünüyor. Özellikle bu kuşağa ait biyografiler
Türkiye’nin yakın tarihinin de büyük tanıkları. Daha genç olmaları açısından
yeni diyebileceğimiz kuşağın röportajları ise, ülkemizde cazın yeni
oluşumlarını görmek açısından heyecan verici. Caz müzisyenleri “caz”la
özdeşleşen bir yaşama biçiminden kaynaklanan ne gibi ortak özelliklere
sahipler? Müzisyenlere içkin bir “cazcı” kimliğinden söz edilebilir mi? Caz
nasıl tanımlanabilir? Sınırları nerelere uzanır? Bu soruların yanıtları da
satır aralarında keşfedilmeyi bekliyor.
Cazın binbir
renkten müzikle kesiştiği bu coğrafyadan yetişmiş müzisyenlerin, içtenlikle,
Tunçel Gülsoy’un sözleriyle “büyük bir sevgi ve
saygı”yla kendilerini anlattıkları “Cazname” portreleri, hepimize yaşam yolunda
son derece sağlam pusulalar sunuyor.
Nam-ı Diğer Caz
-Tunçel Gülsoy
ile Caz Eşliğinde Bir Sohbet -
Tereciye tere satmak gibi olacaktı; ama riski almak boynumun
borcuydu. Üstelik bu da yetmedi; bir hinlik yapıp Tunçel Gülsoy’a,
onun şimdiye dek caz müzisyenlerine sorduğu soruları yöneltmeyi kafama koyup
gittim. Ama bunların hiçbirine gerek kalmadı; neredeyse aklımdan geçeni okumuş
gibi, kendimce oluşturduğum sıraya da tıpatıp uygun olarak her türlü sorunun
yanıtını kendiliğinden verdi. “Caz hayatınıza nasıl girdi?” cümlesi her şeye
yetti. Bu arada kaç CD dinlediğimizi kestiremiyorum…
“Evde sürekli
müzik dinleyerek büyüdüm. Pop, rock, müzikaller… Ailece sık sık
tiyatroya müzikallere giderdik. Kurt Weill’ın Üç
Kuruşluk Opera’sını dinlemem ise benim için adeta bir dönüm noktası oldu. Mack The Knife’ın melodisi
beynime çakıldı. Hala en sevdiğim şarkılardan biridir Mack
The Knife. O zamanlar ne kadar önemli olduğunu
bilmiyordum Brecht’in ve Kurt Weill’ın
tabii.
Bunun dışında Tom Jones’un iki ayrı formattaki
müziği çok enteresandı. Bir yanda daha slow bir tarz
ve arkasında yaylı sazlar orkestrası, diğer yanda big
band ve nefesliler. Ayrıca Beatles ve Soul Müzik. Ama caz dinlemeye başlamamda esas etki Kadıköy
Maarif Koleji’ndeyken olmuştur. Radyo Klübü öğlenleri
Take 5’ı sıkça çalardı. Herhalde hayatımda en çok
dinlediğim melodi o olmuştur. Dave Brubeck’i tanımıyordum daha o zaman. Take
5’ın önemini de sonraları öğrendim. Robert Kolej’deyken audiovisual
kütüphaneye gider her gün iki saat müzik dinlerdim. Modern Jazz
Quartet, Swingle Singers ve Duke Ellington’u o
zamanlar tanıdım ve sevdim. Jacques Louissier’nin Play Bach’ını 1968’de keşfettim. Bu albüm beni klasik müziğe
yaklaştırdı. Duke Ellington’un üç süiti vardı; biri “Nutcracker”. Çaykovski’nin bu
tanıdığım eserinin caz aranjmanı beni yerimde zıplattı. Bir daha da tedavi
olmadım.
Jazz Dergisi ilk
çıktığı zaman Hi-Fi Kulübü’nün bir toplantısında
Zuhal Focan’la karşılaştım. Ona dergide yazmak
istediğimi söyledim. Jacques Louissier
üzerine bir yazı yazmak istiyordum. Böylece Jazz
dergisinde yazmaya başladım. İlk yazıdan bu yana dergide en çok yazı
yazanlardan biri benim. Sürekli olarak yazıyorum. Derginin en güvenilir yazarlarından biri olmaya çalışıyorum.
Bu arada
kendime bir uzmanlık alanı seçtim. Ama bunu bir uzmanlık alanı seçmiş olmak
için yapmadım. Daha önce çeşitli derleme yazılar yazıyordum. Sonra, Kamil
Erdem’le ilk röportajımı yaptım. Ankara’da, Kamil Erdem’in evinde bir ağustos
ayıydı. Röportaj yapmak çok hoşuma gitti; ben de yavaş yavaş
Türk caz müzisyenleri ile röportajlar yapmaya başladım. Onların kişiliklerini
ortaya çıkarmaya çalışan röportajlar olmasına çalıştım. İlerisi için Türk Caz
Tarihi üzerine incelemelerde çok önemli olacak biyografiler çıktığını
düşünüyorum. Okay Temiz, Can Kozlu, İmer Demirer ve özellikle Ayten Alpman başta olmak üzere
tüm röportajlar bu açıdan büyük belgeler. İnsanlar üzerine yazmak büyük bir manevi
sorumluluk olduğundan yazılarımı müzisyenlere mutlaka okuturum.
Evet, Michel Petrucciani, Erol Pekcan, Ümit Aksu, Art Farmer, Groover Washington Jr. üzerine
yazdım. Bunların içinde en sıkıntılı yazdığım Petrucciani
yazısı oldu. Adeta onun içime girdiğini hissettim yazarken. Yaşayanlar üzerine
yazdığınızda onlara yazıları okutma, bu şekilde düzeltme şansınız var, ama
ölmüş kişilerle bu tür bir kontrol mümkün değil. Ben de ölmüş bir müzisyenle
aramdaki elektrik bağı yazıyı yazdığım dönemde onun müziğini sürekli arka
arkaya dinleyerek sağladığıma inanıyorum. Yazı bitince de müziği kesiyorum.
Boğaziçi
Üniversitesi’nin dergisinde yazmaya devam ediyorum. Osman Kurdaş,
Deniz Gürsoy, Eser Karakaş’la
röportajlar yaptım. Dergi için bir de editoryal
yazıyorum. Medyada sık sık görünen kişilerin bir
derinliği olmuyor. Bu yapıda çok insan var. Ayrıca Eğitim Gönüllüleri
Derneği’nin Kavacık biriminde ders veriyordum yeniden
vermek istiyorum. Başta bu ders bir müzik dersiyken zamanla “Kişisel İfade”
dersine dönüştü. Müzik, şiir, resim, yazıyı kapsayan bir ders. Eğitime çok önem
veriyorum. Türkiye’nin esas sorunu bence eğitim. Ortalama eğitimin 3.5 yıl olduğu
bir ülkede haliyle üretim de yok. Bir de yanlış eğitimin düzeltilmesi sorunu
var. Benim eğitimim Amerikan kökenliydi; okulda tartışmak, fikir bildirmek bir
zorunluluktu bizim için. Türkiye’nin eğitim sistemindeyse “Sus, dinle” diyerek
kişisel özellikler törpüleniyor. Benim dersim bu anlamda çok önemli diye
düşünüyorum. Gecekondu bölgelerinde Eğitim Gönüllüleri Derneği bir çeşit
tamamlayıcı eğitim veriyor. İngilizce, matematik, bilgisayar, folklor, resim
gibi dersler var. Benimkiyse cazın doğasına uygun olarak doğaçlama bir ders.
Evvelden planlanmış bir şey yok;
genellikle bir gazeteyi alıyoruz, bir konu belirleyip o konu üzerine
konuşuyoruz. Sonra o konuda öğrencilerimden bir şiir yazmalarını, bir resim ya
da bir beste yapmalarını istiyorum. Yarışmalar da yapıyoruz, çok hareketli bir
ders oluyor. Bu arada müzik de dinliyoruz. Görüyorum ki çocuklar böyle bir
derse çok ilgi gösteriyorlar.
Kulübün bir
dönem başkanlığını, bir dönem de sekreterliğini yaptım. Ben bu konuda
Türkiye’deki genel yaklaşımdan farklı bir bakış açısı taşıyorum. Snobizmi sevmiyorum. Zaten bir konuyu iyi bilen insanların
snop olması mümkün değil. Bilen kişi o olgunluğa zaten erişmiş oluyor. Oysa
bizde genel bir “Caz şöyle ulaşılmaz, siz ne anlarsınız” tarzı var. Ben radyo
programlarımda kendi dinlediğim müziği değil, daha çok “entertainment”
denen tarzda müzikleri çalıyorum. Dinleyiciyi sıkmamaya, onları
bilgilendirirken ilgilerini de kaybetmemeye çalışıyorum. Yeni parçaları seçiyorum,
geniş bir kitleye ulaşabilmek için daha melodik, balat ağırlıklı şarkılara yer veriyorum. İnsanlar
arasında koparıcı değil birleştirici bir rol oynadığıma inanıyorum. Genel
olarak Hi-Fi’ın çok pahalı
bir uğraş olduğu intibaı var. Hi-Fi tabii ki ucuz bir
hobi değil; ama ucuz ve pahalı izafi kavramlar. 200.000 dolara da bir sistem
kurabilirsiniz, ama 1000-1500 dolar civarında bir harcamayla çok iyi ses veren
bir sisteme de sahip olabilirsiniz. Önemli olan Hi-Fi
sevgisinin başlaması. İnsanlara yol haritaları göstermek çok önemli. Bu yol
haritaları insanların kendi kendilerine
devam etmelerini sağlamakta çok etkili olacaktır. Ben hayatın her
alanında bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Caz için de bu böyle. Kılavuzluk
çok önemli bir kavram. İnsanları kaybetmeden kişiliklerini geliştirebilecekleri
yollar yaratmak gerek. Oysa bizde başarıları bulup teşvik etmekten ziyade
hataları çıkarma anlayışı hakim.
İlerisi için düşünceleriniz, planlarınız… (Tunçel Gülsoy da
“İleride nasıl hatırlanmak istersiniz?” diye sorar röportajlarında hep… )
İleride ciddi
bir eğitim projesi yürütmeyi düşünüyorum. Bir hayalim ileride bir gün Eğitim
Gönüllüleri Derneği’nin Genel Müdürlüğü’nü yürütmek. Bunun dışında röportajları
sürdüreceğim. Erol Pekcan üzerine, onu tanımış olan
insanlarla görüşerek bir biyografi hazırlamak istiyorum.
Bu anlamda bir
sınırım yok. Kadın vokalistleri çok seviyorum. İnsan sesi bence en güzel
enstrüman. Kontrbas ve saksofonu, akordeonu, vibrofonu
da çok seviyorum. Gerry Mulligan’ı,
Paul Desmond’ı, Ben Webster’i,
Thelonnious Monk’u ve Louissier’yi sayabilirim. Louissier
hakkında Türkiye’de ilk yazıyı ben yazdım. O Türkiye’ye geldiğinde ona Fazıl
Say ile bir albüm yapmasını önerdim. Mozart’ın varyasyonlarında çok sayıda caz
öğesi vardı, bunlar üzerine Fazıl Say ile beraber çalışabilirlerdi. Louissier daha sonra Güher& Süher Pekinel’le bir albüm
yaptı. Bir gün Fazıl Say’la
da yapacağını hala umuyorum.
Röportajların kitaplaşması fikri nasıl oluştu?
Kuzenim Murat
Gülsoy Altkitap’tan bahsetti ve Cazname adıyla bu
röportajları kitaplaştırmak istediğini söyledi. Cazname Açık Radyo’daki
programımın adı. Kitap fikri bende daha önce de vardı; Boyut Yayınları’ndan
çıkmasını istiyordum. Bu teklif gelince kabul ettim. Kitaptaki yazılar gelecek
açısından çok önemli. Gerçek hayattan kesitler sunuyorlar. Her birinin ayrı bir
derinliği bulunuyor. Orada müzisyenlere sevgi ve saygı duyan bir bakış açısı
var. Bu yönüyle genelde yapılanlardan ayrıldığını düşünüyorum Cazname’nin…
İnternet Yayıncılığına nasıl bakıyorsunuz?
İnterneti bilgiye
erişmenin hızı ve gelişim imkanları itibariyle son derece önemli buluyorum.
Kesin olan şu ki, sanal kitap gerçek kitabın yerini alamayacak. Klasik kitap
hep kalacak. Fakat dünyanın “Global Village”a
dönüştüğü bu çağda geniş kitlelere ulaşmanın bir yolu olarak interneti çok etkili görüyorum. Jazz
dergisi 6000-7000 basılıyor ama internette yurt dışından başka birçok insana
erişebiliyorsunuz.
Bence önemli
olan insanlar arasında iletişimin gelişmesi, internet de kitap de hepsi bu
yolda birer amaç.
©Özge Baykan