Enis Batur ile

Özge Baykan-Deniz Yalım

[Geniş Açı dergisi için]

 

GA: “Şimdi”, “geçmiş” ve “gelecek” olarak zamanları üçe ayırsak, fotoğrafı bunlardan hangisine dahil edebiliriz?

 

EB: Değişebilir. Üçüne de uygulanabilir. Şimdi benim işim yazıyla. Ama yazının ben bir  fotoğraf olduğu düşünüyorum. Ece Ayhan’ın “Fotoğrafın Arap’ı” dediği şey gerçekten de metnin görünen ya da görünmeyen görselliğine tekabül eden bir durum. Her metin bir fotoğrafa çevrilebilir aslında. Ya da fotoğraf topluluğunun yazıya dönüşmüş hali. Metnin içinde nasıl farklı zaman kipleri varsa, bu zaman karmaşası metinde de fotoğraf içinde de okunabilir. Ayrıştırılması kolay olmayan bir gerçeklik diye bakıyorum ben. Metin yazarken hep bir pozometre çalıştırırım aslında. Çünkü metnin ışığını doğru biçimde ölçmezsem ya da loşlaşır ya da kamaşır. Tabii metnin zorluğuna göre de pozometre ayarının çok titizlikle yapılması gerekir. Tüm bunlar da işleme ilişkin zaman problemini kendiliğinden koyar. Bir metin bir içerdiği zamanla  bir de yazıldığı zamanla bağlantılı olarak gerçekleşir. Ben fotoğraf çekme illetine  kapılmadan önce de böyle düşünüyordum. Mesela bir şiir bazen bir enstantanedir. Büyüteç altına alınıp sürdüğünden daha uzun sürede yazılmalıdır. Bir anın yansımasıdır; ama yazılması günler haftalar alabilir. Ama onun zamanı odur. Fotoğrafta da bir sonsuzluk var bir de an var. Üst üste çakışan iki işi gibi geliyor bana.

 

GA: Fotoğraf geçmiş zamanda çekilse bile gelecek zamana bir gönderme olabilir.

 

EB: Somut örnekten gidelim. Ben fotoğraflara çok bakıyorum. İyi bir fotoğraf okuruyum. Nadar’ın portrelerine bakıyorum diyelim. Nerval benim sevdiğim bir şair. Nadar’ın Nerval portresine bakarken,  bir Nerval’in yüzünde kendi zamanını içeren yazıyı görüyorum.  Hayat onu yormuş ve bütün bu zamanlar orada duruyor. İki, Nadar’ın fotoğrafı çekme macerasını göz önüne getiriyorum. O adamı stüdyoya çağırmış, poz verdirmiş. O zamanlarda birtakım teknik sorunlar var. Bugünkü gibi kolay çekilmiyor. Ben fotoğrafa şimdi bakıyorum. O fotoğrafın çekilmesinden bugüne geçen zamanda Nerval’in o fotoğraf çekildikten bir süre sonra öldüğünü, Nadar’ın daha sonra öldüğünü, röprodüksiyon çağıyla beraber portenin kartpostal haline  geldiğini , dolaşıp benim odama kadar geldiğini bütün bunların bir şimdiki zamanı da olduğunu düşünüyorum. O zaman da o fotoğraf geçmişini taşıyor. Bir şimdisi var. Bir geçmişi olmuş bana gelesiye. Benden sonra da devam edeceği kesin.  Bir odak var, ama odağın ilerisine gerisine doğru giden geniş zamanlar var.  Bu önemli bir tılsım.

 

GA: Bir de fotoğrafın gerçekliği sorusunu sorduğumuzda şöyle bir şey çıkıyor: Gülümseyen bir insanın fotoğrafına baktığımızda , o kişinin gerçekten o an mutlu olup olmadığını bilemeyiz. Bu anlamda fotoğrafın gerçekliğinden nasıl bahsedebiliriz?

 

EB: Zaten kelime tehlikeli. Gerçek  nedir ki? Zaman nedir ki? Bunlar insanın somutlaştırmak adına yarattığı kavramlar. Zaman bir yandan vardır: işte, saatimiz vardır, yer küre kendi etrafında dönmektedir. Bir yandan da yoktur. Gerçek de öyle. Gerçekdışını da içine taşır. Bakan göz bunları bilerek bir ayrıştırma operasyonu yapabilirse ne ala. Bir fotoğrafın bizi aldatmasına izin vermeyecek bir görme biçimine sahip olabiliriz. Metinde de bu böyle.

 

GA: Fotoğraf da bir kurgu oluyor aslında. Fotoğrafçı tam da çekmek istediği kareyi çekiyor.

 

EB: Hatta o kare içinde de bir kişiyi cepheden önden çekmişse onun sırtını bize gösteremiyor.   Bizim her seferinde tamamlamamız gereken çok şey var. Tek bir fotoğraf karesinin her şeyi içerdiğini de düşünebiliriz: Varlığı, yokluğu, hiçliği... Bir karenin içindekileri tüm bunlara tercüme etmemiz mümkün. Bir de fotoğraf çeken nasıl bakıyor? Çok iyi fotoğrafçılar bile rastlantıya, pek çok başka şeye yer bırakarak hareket ederler.  Depardon mesela, sonsuz sayıda olanak çıkarır önümüzde ama onları kendi de bilemez tam olarak.

 

GA: Fotoğrafçının metni de işin içine katmasının, en basitinden fotoğrafı adlandırmasının izleyiciyi yönlendirme amacı olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

EB: Fotoğrafta da resimde de adı konulduğu andan yönlendirilmiş oluyorsunuz. Ama iyi fotoğrafçı dediğim adamlar isimden medet ummuyorlar. Metni fotoğrafa bir uzantı olarak görüyorlar. Fotoğraf iyi olduğu sürece metinlere ihtiyaç duymaz. Metin eşlik etmişse iyi fotoğrafa, fotoğrafın dışına bir şeyler kurma isteği var demektir, diye bakarım. Fotoğraf ifade edeceğini zaten ediyor. Ben metinle başka bir şeyler söylemek istiyorum, anlamına geliyor. Bir kere, çeşitli ifade biçimlerinin bir araya gelmesi her zaman sorun oluşturmuştur. Operayı düşünelim. Libretto metninin yazılması bir yanda, sahne dekor, giydiler bir yanda, teatral akış bir yanda, musikinin onunla çiftleşmesi bir başka yanda, bütün bunlar zaten bir bütünlük olarak yer alabilirler. Fotoğraf-metin yan yana geldiklerinde de biraz tasaya bakmak lazım. Metne başvurulmuş olmasının bir nedeni olmalı. Metni fotoğrafa bir destek olarak görmüyorum. Görselle metni yan yana getirdiğimde biri birinin düşmesini engellesin diye bakmıyorum. Tam tersine kullandığım görsel kullanacağım metni hafifletsin. Orada zaten bir sürü şey var. Ben şimdi başka şey söyleyeceğim. Bunlardan bahsederken başarılı örneklerden bahsediyorum tabii. Bir de başarısız fotoğrafa çok lirik bir isim takıp kakalamaya çalışıyorlar. Onlar beni ilgilendirmiyor.

 

GA: Fotoğraf metindeki betimlemelerden mi kurtarıyor yazarı?

 

EB: Şart değil, hayır. Tersi de olabilir. Yazar çelişmek de isteyebilir. Fotoğrafını koyduğum  bir sokaksa sokağı aynı zamanda betimlemeye başlayabilirim.   Bakan kişi, adamın anlattıkları bu fotoğraftakine benzemiyor da diyebilir. Birebirlik tuzağına düşürmeyi de deneyebilir; çelişmeyi de isteyebilirim. Ama fotoğrafı illüstrasyon olarak, dekoratif amaçlı kullanmak istemiyorum.

 

GA: Fotoğraf bir metni daha mı gerçek kılıyor?

 

EB: Zaman zaman. Ama ben çok hain bir yazarım. Metnin içinde, fotoğrafta tuzaklar kurarım. Okuru aldatmayı severim. Çok kanmamak lazım dolayısıyla. Yer yer beni zor duruma düşüren şeyler oluyor; oyun oynadığımı düşünen kişi  her zaman öyle olduğunu düşünmeye başlıyor. Mesela Kitaplık dergisinde “Kadim Dostum Thomas Bernard” diye bir yazı yayınlandı. Bakan saf okur, diyebilir ki, bunlar Thomas Bernard ile arkadaşlarmış. Tam o  kandırmacayı da yapmak istemediğim için tanışmamızla ilgili tarihler veriyorum. Ama metni okuyan herkes benim kaç yaşında olduğumu bilmeyebilir, o zaman da  tuzağa düşer.  İyi bir edebiyat okuru yutmaz ama gene de pirelenebilir. Bunun arka planı da var: Bir şiirimde de “Sizden bana Thomas Bernard söz etti sayın Batur” diyor. Böyle küçük küçük tohumlar var işte oraya buraya serpilmiş. Ben mesela Acı Bilgi’nin bir başka versiyonunu düşündüm. Fotoğrafları büyük basıp metinleri fotoğraflar kadar küçültmek istiyorum. Aynı kitabın tersi ve yüzü gibi. Yani böyle de okunabilir. Okuyucu metinlere fotoğraflara baktığı gibi bakabilir. Bence böyle de öyle de basılabilecek durumda kitap .

 

GA: Fotoğrafta etken-edilgen ilişkisinden söz edemiyoruz bu durumda.

 

EB: Hayır. Benim mesela bazı projelerim var. Fotoğrafın metne ağır basacağı projelerim de var. Amacım farklı dengeler koyup yaptıklarıma topluca bakacak bir okurun “hmm” demesini sağlamak. O “hmm” önemli.  Demek ki bu yazar, metnin görselliğiyle  görsel olanın okunabilirliği arasında gelgit kurmaya çalışıyor teşhisi okur kafasında canlansın istiyorum. Türkiye’de okur bu tip şeylere çok açık değil. Dünyada böyle çok şeyler var. Ben bunları takip ediyorum. Fotoğraflı romanlar yazan bir alman romancı var İngiltere’de yaşayan. Fotoğrafları da metni nasıl okuyorsanız öyle okumanız gerekiyor romanlarında. O kurguyu çok iyi yaratmış bir yazar. Sonra Sophie Calle’in yaptıkları. Nerede fotoğraftan nerede metinden vazgeçilebilir. Bence ikisinden de vazgeçilemez. Biri olmadan öbürü olamaz bence Sophie Calle’in durumunda. Sadece fotoğraf veya sadece metin üstünden düşünmüyor. İkisini de aynı mekan ve uzam içinde görüyor.

 

 

GA: Yazı-yolculuk ve fotoğraf Acı Bilgi’de iç içe girmiş durumda. Bunların hepsini nasıl birbiriyle kaynaştırıyorsunuz?

 

EB: Şimdi benim normal seyahatname metinlerim de var. İnsan yolculuğa çıktığı zaman turist havasından kurtulamıyor. Giderken bavulunu hazırlıyor, bir fotoğraf makinesini de içine koyuyor. Niçin koyuyor? Gördüğü yetmiyor da niçin fotoğraf çekiyor? Bunları saptamak mı istiyor, belki oluşturmak mı istiyor, göstermek m istiyor? Ama bir biçimde belli ki kendi gözü yetmiyor. Öteki gözü de yanında taşıyor. Ben seyahate  çıktığımda fotoğraf çekiyorum. Bunların bir kısmının anı fotoğrafı olduğunu biliyorum. Dönüp baktığımda sıradan bir insan gibi, yani yazı yazıp,  fotoğraf çekmeyen bir insan fotoğraftan ne bekliyorsa ben de fotoğraftan onu bekliyorum. Ama bir yandan tam sıradan turist değilim ben; yazı yazan, bir şeyler yapan bir adamım. Belli başka şeyler arıyorum fotoğraf makinesinin arkasına geçtiğimde. Ama fotoğrafçı da değilim. fotoğrafçı bu şekilde kullanmıyor. Bir yandan da fotoğrafçının, yazarın, turistin durumunu  düşünüyorum, hem de belli ölçekte hepsi oluyorum. Enayi bir turist haline de giriyorum. Uyanık bir izleyici durumuna da geçiyorum. Birçok turistin görmediği düşünmediği şeyleri düşündüğümü de düşünüyorum. Seyahatnamede bunları yazabilirim. Ama başka bir metin düzlemine geçtiğimde tüm bunları hesaplaşarak, onları sarmal düzeye getirerek bir araya getirdiğimde ne çıkacağına bakıyorum. Dolayısıyla Acı Bilgi çıktığında büyük bir tartışma koptu, bu ne biçim roman diye. Bunun olacağını zaten biliyordum o alt başlığı koyarken. Roman dendiğinde insanların kafasında oluşmuş bir şema var. Fotoğrafta da aynı şey söz konusu. Birçok insana iyi fotoğrafçıların fotoğrafları gösterildiğinde “Bu nedir yahu?” diyorlar. İşin içinden çıkamıyorlar.  Sınır ihlallerine elverişli bu kitap, deneysel bir biçimde bütün bu ilişkilerin açıkça ya da üstü örtük olarak soruşturulduğu bir şey oldu. Kitap haline gelmeli miydi, ondan da emin değilim. Bu sayfalara ayrıştırılıp bir salonda sergilenebilirdi. Bu da ayrı bir şema olurdu, ayrı bir seçenek. Ama benim derdim ifade problemleriyle çarpışmak, biraz da petek kavramıyla özdeşleştiriyorum bunu; ifade yollarıyla da her seferinde bir teraziden geçiyor. Ama ben bu yaptıklarımı sonuçta şüpheci insanlara göstermek istiyorum. Bunu seçmek tabii elimde değil. Bir kitap yayınlanınca okurunu seçemiyor.

 

GA: Metinle fotoğrafı kullanan yazarlarda fotoğraflar yazarlara ait olmayabiliyor. Ama bir fotoğrafçı metinlere yer vermek isteyince çoğunlukla daha kendi yazdığı metinler oluyor. Bunu fotoğrafçının daha bireysel olmasına bağlayabilir miyiz?

 

EB: Bunu bir biçimde delmeye çalışan insanlar var. Kavramsal sanat gelişmeye başladığından itibaren, 70’lerden sonra işbirliği kavramı gelişti. Mesela ben Nevzat Sayın’la böyle bir çalışma yaptım. Bir tekne kalıntısının üzerine. Nevzat Sayın 6-7 kare bana verdi, benden metinler yazmamı istedi. Bunun sergisini yaptık. Bir de kitabı basıldı. Bunun batıda da örnekleri var. Ama fotoğrafçı yazmak istediğinde de yazmalı. Fotoğrafların yan yana gelmesinden oluşacak bir akış düzeni yetersiz gözükebilir. Onu da kaleme alabilir. Ama fotoğrafçının çok kötü yazdığı bir durum söz konusu olduğunda fotoğrafçılığını da zedeleyebilir. Fotoğrafçının da iyi yazması gerekir.

 

 

GA: Fotoğrafçıya aynı zamanda bir öykü yazarı diyebilir miyiz?

 

EB: Tabii. Mesela hiçbir harfe yer vermeyen bir roman düşünebiliyorum. Demin sözünü ettiğim Depardon’da  bunu görebiliyorum. Depardon elli altmış kareyi yan yana sıraladığında metin olmasa bile o ustalıkla kurulmuş anlatıyı görebiliyorum. Yazı bunu ne kadar tamamlar? Şart mıdır? Bu her seferinde ayrıca konuşulması gereken bir konu gibi geliyor bana. Depardon aynı zamanda sinemacı olduğu için  bir kurgu anlayışına sahip. Fotoğrafçılar ne yapmak istiyorlar? Göstermek mi istiyorlar? 1900’lerin ilk yarısının fotoğrafçılarında, Bresson’da mesela bu vardır, tanıdığımız yerlerin insanlarını, fotoğraflarını başkalarından gördüğümüzde başka türlü de görülebileceğini anlıyoruz. Bu da o zamanın fotoğrafçısına yetiyor tabii. Ama özellikle son dönem fotoğrafçılarında durum giderek karmaşıklaşıyor. Örneğin son Basel Sanat Fuarı’nda tekniği teknik bir gösteriye dönüştürmeksizin kullanan pek çok başarılı örnek gördüm. Tabii son derece pahalı işler. Ama Georges Rouss diye bir adam var mesela. İşlerini gördüğümde önce fotoğrafları boyadığını düşündüm. Sonra öğrendim ki fotoğrafları çekmeden önce günlerce haftalarca o mekanı boyuyormuş. Ama bunu öyle bir ustalıkla yapıyor ki siz o fotoğrafın karşısında bunun hangi aşamada yapıldığını anlayamıyorsunuz.

 

GA: Metin ve fotoğrafı ayrı alanların birimleri olarak ele alıyoruz. Bu ikisinin ortak bir dil oluşturması mümkün olabilir mi?

 

EB: Ben mesela birkaç ilişki türünü denedim. Bazen  yazacağım konunun görsellerini  aramak  olabilir bu. Diyelim merdiven temasına karar vermişim. Ama bu konuya görsellerden yola çıkarak karar vermemişim. Konu beni hafiften kurcalamaya başladığında görseller zaten kendiliğinden gelir. Bunların arasında Rodschenko’nun bir fotoğrafı da vardır, Floransa’daki bir yapının merdiveni de vardır. Sonra da bu metni görselle çiftleştireyim noktasına varırım. O  zaman fotoğrafları ararım, sonra metni yazmaya başlarım; ama burada asıl yönlendirici olan yazıdır. Fotoğraflar metne açılımlar sağlar. Bazen de başka türlü olur. Mesela “Ağaç” projemde milyarlarca ağaç arasında benim ağacım diyebileceğim biriyle karşılaştım. Hemen makinemle tespit ettim. Yirmi kareye yakın fotoğraflar  çıktı ama metin yok ortada.

 

Bir niyet var. Ağaçla ilgili bir şeyler yapmak var. Ben öyle muhteşem bir fotoğrafçı değilim. Derdim başka. O ağacı kendime benzetiyorum. Bir tür otoportre denemesi yapmak istiyorum. Ama o ağaç üzerine yapmak istiyorum. Dalların zaman içinde oluşturduğu labirentle benim bütün harflerimin oluşturduğu labirent arasında bir paralellik görüyorum. Dolayısıyla ağaç fotoğraflarının altına metinler yazmaya başladım. Burada iş ters yönden gelişti. Önce görseller ağır bastı.

 

GA: O ağacı hiç bulmasaydınız, bunu sırf metinle yapar mıydınız?

 

EB: Olabilir. Her şey görselle çiftleştirmek doğru gelmiyor. Bazı şeylerde sadece yazının içinden sızacak görselliğe yer vermeyi tercih ediyorum. Zaman zaman da görselin uzaklaştırıcı yanı hoşuma gidiyor. Geçenlerde hayatımı çok etkileyen bir hocam üzerine biyografik bir metin yazdım.  Liseden tanıdığım hocamın Fransa’daki adresini buldum ve gittim. Bir sonraki yaz bu yolculuğu yazdım. Hafif gamlı bu metnin yanına onunla birlikte çekilmiş fotoğraflarımızı yerleştirdim. Ama illüstrasyon olmamamsına da dikkat ettim. Fotoğraflar orada bir kırma görevi gördüler. Bu tür alaşımlar hoşuma gidiyor.

 

GA: Fotoğrafa en yakın sanat dalı olarak neyi görüyorsunuz?

 

EB: Şiiri görüyorum. Bir ölçü birimi olarak çok önemli ortak ölçü birimi olduğunu düşünüyorum. Başka ifade alanlarında olmayan şey. Mesela Oktay Rifat’ın bir kitabının adı “Bir Cıgara İçimi”. Bu nedir? Bir süredir. Gene bir şiiri vardır: Bir Kibrit Yakımı Süresi. Pek çok şair kıvılcım ya da şimşek imgesini kullanır. Fotoğrafın ve şiirin doğasına ilişkin zaman birimleri açısından çok önemli bir paralellik var. Hiçbir başka yazı türü böyle bir şeye dayanmaz. Resimde böyle bir şey yoktur. Belik hat sanatında, özellikle doğu hat sanatında görülebilir.  

 Gözükenle hemen gözükmeyen açısından da şiirler fotoğraf arasındaki ilişki çok önemli. Şiirde de bir görünen vardır, bir de baka baka, okuya okuya görünecek şey vardır. Fotoğrafta da öyle.

 

GA: Fotoğrafla  ilgilenmeye nasıl başladınız?

 

Ben fotoğraf çekmeye başlamadan önce de fotoğrafa dayalı şiirler yazdım. Demek bende fotoğrafçı hep duruyordu. Fotoğrafın gerçekliği özellikle şiirler çok benzeştiği için kurcalıyordu beni. Şair de, fotoğrafçı da okuyucuya negatif teslimi yapıyor. Okuyucunun, izleyicinin onu banyo etmesi gerekiyor.

Fotoğraf çekmeye başlamam bir İspanya gezisi sırasında oldu. Makinemde bir sorun çıktıktan sonra otomatik bir Nikon almaya karar verdim. Ardından başka bir Nikon aldım;  sonra objektifler, panoramikler, zoomlar... Ahmet Elhan’la karanlık odaya girdim. Aslına bakarsanız işi büyütmemek  için kendimi zor tutuyorum. 

 

 

texts

 

©Ozge Baykan