LALEPER AYTEK’LE
SIFIR MESAFESİNDE BİR SÖYLEŞİ
Özge Baykan, Deniz Özgür
Geniş Açı’nın köşe yazarları ardı ardına sergi açmaya
devam ediyor. Bu sefer de sıra Laleper Aytek’teydi. Aytek, ‘Yakın’ başlığı
altında topladığı fotoğraflarını 12-24 Nisan tarihleri arasında Fotografevi-Koç Allianz
Galerisi’nde sergiledi. Aytek, sergi fotoğraflarında
‘yakınlık=sıfır mesafesi’ teması üzerine yoğunlaşmış. Fotoğrafçının kendine
yakın olmadığı, kendisiyle yüzleşmediği sürece fotoğrafladığına da
yaklaşamayacağını ve bunun sonucu uzak, duygusuz fotoğraflar çekileceğini
düşünen Aytek’le son iki yılda yaptığı çalışmalardan
oluşan sergisi ve giderek kendine yakınlaşmasının hikâyesi üzerine söyleştik.
Sergiyle ilgili
konuşmaya başlamadan önce kısaca fotoğraf geçmişinizden bahsedelim…
Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun
olduktan sonra akademisyen olma kararı ile Norveç’e, Oslo Üniversitesi’ne
gittim. Niyetim yüksek lisans yapıp, kendi üniversiteme dönmekti. Ancak
fotoğraf yavaş yavaş öne çıkmaya başladı. Beş yıl
sonunda, önce akademisyen olmaktan vazgeçtim sonra da fotoğrafçı olarak çalışma
kararı ile Türkiye’ye döndüm. Ama önümde fotoğraf açısından kocaman bir
belirsizlik vardı. Nereden başlamam gerektiğini tam kestiremiyordum. Önce
profesyonel reklam fotoğrafçılarına gittim. İki tanesiyle görüştüm. Onlar
asistan olarak güçlü-kuvvetli erkek asistanlarla çalışmak istediklerini, benim
uygun olmayacağımı söyleyince o zaman kendim başlamaya karar verdim. Bu yaklaşım
aslında kolaylıkla vazgeçirici olabilirdi çünkü yapılan açıkça bir ayrımcılıktı
ve kadın olduğum için tercih edilmemiştim. Ama vazgeçmedim, tam tersi oldu ve
‘ben nasıl yapabilirim’i araştırmaya başladım ve
reklam filmleri yönetmeni bir arkadaşımla ortak bir şirket kurduk ve stüdyoyu
oluşturarak çalışmaya başladım. Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki böyle
yapmışım diyorum. Vazgeçmemek çok önemli, yapmak ve istediğinin peşinden
gitmek.
Bahsettiğiniz
asistanlık hikâyelerinden, asistanlığın sanki beyin işi değilmiş gibi görüldüğü
sonucu çıkıyor…
Sanırım stüdyo ışıklarını, jeneratör vb. malzemeleri
taşıtmak için asistan arıyorlardı ama bu kişinin adı asistan olamazdı ya da
benim asistanlıktan anladığım bu değildi. Hiçbir zaman da olmadı. Asistanlarla
çalıştığım sürelerde bildiklerimi onlara da aktardım hep. Çünkü bu bilgiler
bana özel, gizli bilgiler değil ve böylesi çok daha insanî bence.
Yani asistanlar
birer rakip olarak mı görülüyor fotoğraf dünyasında? Oysa bir fotoğrafçı kendi
tarzını yarattıysa böyle hissetmemesi gerekir…
Evet, bu tür anlamsız çekişmeler özellikle fotoğraf
dünyasında çok oluyor. Benim asıl üzerinde durduğumsa neyi, nasıl yaptığım ya
da yapamadığım. Bir başkasının yaptığını iyiyse takdir ederim ama bunu kendi
yapamadığım bir şey olarak düşünmem ve geliştirici bulmam. Önemli olan insanın
kendine ve yaptıklarına ne kadar inandığı, ne kadar peşinden gittiği,
gidebildiğidir diye düşünürüm. Kendi üslûbumuzu, yaklaşımımızı ve ifade
biçimimizi ancak böyle bulabiliriz. Bu anlamda İsveçli fotoğrafçı Anders Petersen’in fotoğrafa ve
hayata bakışıyla, sorduğu farklı sorularla ve yaklaşımıyla beni etkilediğini
söyleyebilirim. Petersen, katıldığım bir atölye
çalışmasında hepimizden kendimizi anlatan fotoğraflar getirmemizi istemişti.
Fotoğraflarıma baktı ve “Çok güzel, mükemmel çekilmişler ama bu fotoğraflarda
sen yoksun ki!” dedi. Doğruydu o fotoğraflarda ben yoktum, benden izler mutlaka
vardı ama uzak izler… Hayata ve fotoğrafa başka/farklı açılardan da bakmak, bu
uzaklığın farkına vardıktan sonra geldi. Yakınlaşmak çok kolay değildi ama
değerdi, sonuçta kendimde olanlarla karşılaşma ihtimalim vardı ve yola çıktım.
Uzaklık-yakınlık
üzerine yoğunlaşmanız da bu atölyeyle mi ilgili?
Evet. Bu atölye çalışmasıyla birlikte fotoğrafa bir
başka noktadan bakmaya başladım. Katılımcıların hepsi aynı şeyi, aynı biçimde
almış olmayabilir. Önce değişikliği ve değişmeyi istiyor olmanız gerekir.
Ardından da bu değişiklikleri fotoğrafa ve hayata geçirecek cesareti
göstermeniz yani ‘başka’nın peşinden gitmeniz, bunu istemeniz. Siz izin
verdiğiniz kadar ve ancak o zaman önünüzde bir başka kapı açılır ve ‘içeri’
doğru bir yolculuk başlar, başlayabilir.
Sergi üzerine
yazdığınız metinde ‘Yakın=Sıfır Mesafesi’ tabirini kullanmışsınız. Sıfır
noktasına gelebilir miyiz? Gerçekten o kadar yakınlaşabilir miyiz acaba, hem
kendimize hem de çektiğimiz konuya?
Belki sıfır noktası mutlak bir nokta değil; sıfır
noktasına ulaşılamayabilir ama mutlaka ona çok yakında kalacak bir noktada
olmak lazım ki bütün perdelerden, maskelerden arınalım. Kendimiz gibi
olabilirsek, bizdeki o perdesizliği gördüğünde, karşımızdaki insan da onu
anlar. Fotoğrafa baktığımızda gerçekten doğru bir ilişki kurmayı becermemiz
gerekiyor. Uzaktan bakmak çok kolay, o zaman hem kendinizi örtüyorsunuz hem fotoğrafladığınız
kişi sizi görmüyor. Görmeden de çekebiliyorsunuz ama yakına gelince o kişinin
hikâyesi ile de karşılaşıyorsunuz. Ve bence o hikâyelerden sonra başka
fotoğraflar da çıkabiliyor. İnsanlar önce “çekme beni, istemiyorum” şeklinde
yaklaşıyor. Bunu aşabilmek için önce insanın kendisine yaklaşması ve kendisiyle
yüzleşmesi gerektiğini düşünüyorum.
İçten olmak yani…
Doğru, içten olmak. Konuştuğunuz zaman ve bir
yakınlık kurduğunuzda sizin niyetinizi anlamaya başlıyor karşınızdaki. O zaman
o da sizinle başka türlü bir ilişki kuruyor. ‘Ben buraya gelip sizi çektim,
kaçtım’ olmuyor. Benim konuşarak çektiğim fotoğraflarda o kadar ilginç
hikâyeler ortaya çıktı ki. Anlattıklarıyla ve duruşuyla başka bir şey oluyor. O
zaman kendi hikâyelerini kendi kendilerine de anlatmaya başlıyorlar.
Fotoğrafların
birinde bir tinerci sokak çocuğu vardı. Mesela onunla nasıl bir ilişkiniz oldu?
Onunla sabahın sekizinde Beyoğlu’nda ara sokakların
birinde köşeyi dönerken karşılaştık. Bir an çekeyim mi çekmeyeyim mi diye
düşündüm ama konuşmadan çekmek istemedim. Biraz sohbet ettik. O kadar yumuşacık
bir çocuktu ki. Sordum “Fotoğrafını çekebilir miyim?” diye. Kabul etti. Ama
sonra benim tembelliğim, istediğim halde götürüp bir tane fotoğrafını
veremedim. Başka bir zaman İstiklâl Caddesi’nde bir kadın yerde çömelmiş
dileniyordu. Sigara içiyor ve sigarasını özenle kül tablasının kenarına koyar
gibi kaldırımın kenarına koyuyordu. Yanına çömeldim, konuşmaya başladık. Kadın
Anadolu’da dansözlük yapmış; elli yaşındaydı ama neredeyse yetmiş yaşında
gösteriyordu. Yüzü derin çizgilerle doluydu. O yıllarını birden anlatmaya
başladı, anlatırken de ağlamaya. Bir an fotoğrafını çekmesem mi acaba diye
düşündüm. Yüzünü çekmedim, ellerini çektim. Elleri çok ilginçti ve sanki
hayatını anlatıyordu. Çekilen fotoğraflarda mutlaka önceden yaşanmış olan
anların, ilişkilerin çok payı var. Nasıl benim ailem, çevrem, gittiğim yerler
beni etkiliyorsa şimdi şurada yaptığımız konuşma da tanımlayamayacağımız bir
şekilde biriktirilen ve bir yerlerde kullandığımız bir şey oluyor. Fotoğraf
hikâyeleri de öyle…
‘Yakın’ tabirini kullanırken fiziksel bir yakınlığı
da kastediyorsunuz değil mi?
Evet fiziksel
olarak da bir yakınlık var.
Ama sergideki bazı fotoğraflarda, mesela metrodaki fotoğrafta,
insanları arkadan çekmişsiniz. Oysa, yakın deyince sanki bir portre ve
fotoğrafçıya bakan bir yüz geliyor insanın aklına…
Tam öyle düşünmüyorum. O kare beni çok etkilemişti.
Sanki orada bir uzaklık vardı ve ben o uzaklığı anlatmak istiyordum. Bunun için
karşılarına geçmem, önlerinde durmam gerekmiyordu. Kadının adama bakışı,
aralarındaki o yalnızlık ve uzaklık bana bu kadrajla daha yakın anlatılırmış
gibi geldi. Yani mutlaka bir yüz teması olması gerekmiyor. Fiziksel olarak
farklı yakınlıklar olabilir.
Genelde tanıdık
mıydı peki görüntüledikleriniz? Mesela Müjde Ar var fotoğraflarınızda…
Müjde Ar’la Tempo dergisinde yayımlanacak bir
röportaj için çalıştık. Müjde Ar profesyonel bir oyuncu olduğu için birlikte
çalışmak hem çok keyifli hem de çok kolay oldu. Bu çalışmaları daha sonra da
sürdüreceğiz.
Yakınlıktan
bahsettik, sizin kendinize daha çok yaklaşmaya başlamış olmanızdan… Siz nasıl
bir insansınız? Kendinize yakınlaşmaya başladıktan sonra kendinize bakış açınız
nasıl değişti?
Giderek sadeleşmeye, fazlalıklarımdan kurtulmaya
çalışıyorum. Sekiz ay önce İstanbul’dan Bodrum’a taşındım. İstanbul’da epey
yoğun bir çalışma hayatım oldu. Artık biraz daha sakin yaşamak istiyorum.
Tamamen de her şeyden uzak kalarak değil ama daha seyrek ya da iş oldukça gelip
giderek yaşamak. Hayata böyle katılmak bana iyi geliyor. Kalbimin sesini
dinlemeye karar verdim de diyebilirim. Geldiğim noktada, şimdi kendime daha
yakınım.
Geniş Açı, 2003
© Ozge Baykan