TIPKI
AYŞE!
Özge
Baykan
Piyanist
Ayşe Tütüncü’nün saksofonda Yahya Dai
ve klarnette Oğuz Büyükberber’den oluşan üçlüsüyle
kaydettiği son albümü “Panayır”, başlı başına bir şenlik. Girit’ten tanıdık bir
yüz, dikkatli kulaklara bulmaca melodiler, Carla Bley
ile 2. tango; ama hep bir muzipliğin hikayesi. Tütüncü ile hayata ve müziğe bir
kuşbakışı…
Son albümünüz “Panayır”dan başlayalım.
Albüme bakınca insanın ilgisini çeken ilk şey parçaların adları. Bu muzip ve
öykü başlıklarını andıran adları bir de sizden dinleyelim…
Evet,
doğru. Mesela “Carla’nın İkinci Tangosu” hemen
birinciyi çağrıştırıyor. Ama o çok net, “Çeşitlemeler” albümümde de vardı o
parça. Ortada hem bir tango var müzik biçimi olarak; hem de benim o tangoyla
olan alışverişim, ikinci kez ona geri dönüşüm. “Girit’e Mektup” da Girit’te
gezerken yaşadığım duygularla ortaya çıktı. Size de olmuş mudur? Yabancı bir
yerde gezerken insanı bir şey yoklar ya, bir his gelir.. Nasıl oluyor da ilk kez bulunduğum bir yer
bana bu kadar güven veriyor, tanıdık geliyor, gibi bir his. İnsanların,
özellikle de yaşlıların simalarına bakınca, anneannemin-dedemin hallerini
hatırlatan haller gördüm orada.
Var mı peki ailede bir Giritlilik?
Yok.
Ama şöyle bir şey var: Anne tarafım epeyce bir önce Datça’da yaşayıp, daha
Osmanlı zamanındayken görev gereği Rodos’a yollanmış ve orada uzun bir süre
yaşamış. Fakat menşei bilinmiyor. Datça’ya nerden geldikleri ise meçhul. Bir
Egelilik var sonuçta, bence orada mühim olan o. Ben de öteden beri Ege’de
kendimi çok rahat hissederim, Ege müzikleri hemen kulağımı çeker.
Peki “Panayır” ismi nereden geliyor?
Parçaların
isimleri genelde o parçayla içli dışlı olup, o süreci bitirdikten sonra belli
oluyor. İsmi önceden düşen pek olmuyor. O zamana geldiğimde aslında epey bir
isim aradım. Birçok şeyin, birçok tezatın bir arada
oluşu, bana “Bu parçada amma çok şey bir arada, hayat gibi” diye düşündürdü,
sonra da “Ölümden Önce Hayat Vardı” konserimiz çağrıştı. O konserde de Bruegel’in “Panayır”
isimli tablosunu çalışmıştık.
Albümdeki diğer hikayeler?
“Bir
Şeyin Hikayesi”nde sanki dilim ucunda olan bir hikaye var; ama getiremiyorum.
“Tıpkı Zeynep” parçasının ana melodisi “Zeynebim”
türküsünden; ama melodi deyince parçanın başında gelen bir şey zannetmeyin.
Ancak 4. dakikada ortaya çıkıyor. Çünkü parçanın tasarlanışında önce o melodi
vardı ve “Zeynebim” türküsünden türemişti; ama sonra
başka bölümler çıktı ve akış içerisinde ana melodi diye tasarladığım şey
parçanın 4. dakikasına denk geldi. Bu benim beste yapma mantığımı da gösteriyor
biraz.
Yahya’nın
önerdiği (Dai) “Çukulata
Renkli Şarkı”nın adını bulmadan önce yine Yahya’nın önerisiyle, “Acaba o mu
olsun” dediğimiz bir isim de “Sevenler İçin”di. Çünkü o parçada hoppa, muzip
bir hava var. Öyle bir şey arıyorduk;
Yahya’nın önerisi de cuk oturdu. “Dubiya” adını ise sesten yola çıkarak koydum. Bildiğim
kadarıyla dubiya diye bir kelime yok.
“Çözün Onu!” tamamen doğaçlama. Nasıl
ortaya çıktı bu parça?
Herhangi
bir şekilde planlanmış bir şey değildi. “Artık çalmayalım bugün” gibi
hissettiğimiz bir noktada “E, peki o zaman, nasılsa kaybedecek bir şey yok”
deyip başladık. Her şey olabilirdi gerçekten de, her zaman iyi olacak diye bir
kural da yok. Ama bu parça bizi çok canlandırdı, hatta ertesi gün heyecanla
stüdyoya gelmemizi sağladı.
Genel olarak, yazdığınız besteleri,
çiziktirdiğiniz notaları saklama duygunuz var mı, yoksa rahatça silebilir
misiniz onları?
Ev
çalışmalarında atmaya gerek yok çünkü MD denilen kayıtlara müsvedde defteri
gibi davranıp, ne çaldıysam oraya saklıyorum. O anlamda kötü çalınmış şeylerin
de dinlenmesinde fayda olduğunu düşünüyorum. Onun neden kötü olduğunu düşünmek,
arkasından gelen iyi şeyde onun tezatını yaşamak da
güzel. Hatıra değeri de var tabii, iyi de olsa kötü de olsa. Nota yazılmış,
çiziktirilmiş minik minik o kadar çok şey vardır ki
bende. Sonra çiziktirmelerin üstüne tarih atmayı öğrendim. Bunlarla çalışmayı
da öğrendim. “Panayır”da çıkan bestelerde, raftan indirip çalıştığım notalar
oldu. Mesela “Dubiya”nın ilk 1 dakikaya yakın teması,
1994’te yazdığım arşivimde duran, çok sevdiğim ama bütün parça haline
getirmediğim bir şeydi.
Notaları biriktirmek günlük tutmak gibi
bir şey. Bazen günlüklerini saklamak ister insan, bazen de atmak, onlardan
kurtulmak.
Evet,
doğru. Müzik alanındaki günlüğünü tutmak gibi. Gerçekten de bu insanın
geçmişiyle nasıl ilişki kurmak istediğine bağlı bir şey. Üstelik bu ilişki
sabit de değil. Mesela insan 5 yıl önce “Herhalde hiç atmam” diye rafa koyduğu
bir şeyi 5 yıl sonra “Tamam, bunun vakti doldu” diyip atabiliyor. Bestelerde
ise şöyle oluyor: Notaya alıyorsanız mutlaka bir şeyini beğenmişsiniz de
almışsınızdır, o beğendiğiniz şey uzun yıllar işinize yaramayabilir. Hamur gibi
düşünün. O iyi bir hamur da, o hamurdan ne çıkacağını bilemiyor olabilirsiniz,
ama yıllar sonra biliyor olabilirsiniz.
Onun dışında, genellikle kafamın içinde kendimi dinlersem, bir melodi
dolaşıyor olur, bu tanıdık bir melodinin tekrarı da olabilir, yeni öğrendiğim
bir şey de. Hatta kurtulamadan tekrarladığım şeyler de olabilir. Bazen insan
sokakta yürürken bir melodi mırıldanır, ya da evde mekanik bir iş yaparken. O
melodinin beni çeken bir tarafı olursa, biraz daha üstüne gidip, tekrar tekrar söyleyip, bir yerlerine nakarat uydurup “Aman bunu
unutmayayım” düzeyine geliyorsam, onu kaydedip notaya döktüğüm oluyor. Ama sırf
mırıldanmanın zevkiyle mırıldanıp ertesi gün “Tüh, keşke onu yazsaymışım”
dediğim de oluyor.
Biraz da “Panayır”daki saksofon ve
klarnet ile kurduğunuz üçlüden bahsedelim.
Klarnet
“Piyano Perküsyon” grubunda da vardı, o anlamda benim için önceden gelen bir alet. Sonuçta, ben klarnet ve bas
klarnet çalan Oğuz’la (Büyükberber) da, saksofon
çalan Yahya’yla (Dai) da “Çeşitlemeler” zamanından
beri çalıyorum. Oğuz’la daha eski bir çalma geçmişimiz var. İkisinin de çalış
üslubu için bir şeyler yazabileceğim de belli olunca, “İkisi neden olmasın”
dedim. Mesela bu üçlüdeki parçaları ikisinin de çalışı kulağımda olarak yazdım.
Parça adlarının muzipliğinden bahsettik
ama, müziğinizde ve albümdeki, internet sitenizdeki yazılarda da genel olarak
muzip bir hava var. Stüdyo kayıtlarında da bu neşeli, enerji dolu hava
hissediliyor mu?
Stüdyoda
çok değişik ruh halleri oluyor hakikaten. Sonuçta stüdyo dediğimiz şey sınırlı
bir zaman. O sınırlı zamanda bir işi yapmak üzere toplanılmış, ona bir para
ayrılmış; o yüzden ister istemez size hep eşlik eden bir stres duygusu var. Ama
kişi hem hayatta hem de müzisyen olarak olgunlaştıkça, o süreç tanıdığı bildiği
bir stres haline geldiği için onunla başa çıkmanın değişik yöntemlerini üretiyor.
İnsana bazen stüdyoda “Ben bunu çalamayacağım” duygusu gelir, ama söylemek
istemez etrafına, diğerlerinin moralini bozmak istemez. “Unutayım bu fikri”
der; o durumda belki arkadaşlarla bunu paylaşmak gerekebilir. Stresin doğru
sebepleri üzerine gitmek de lazım. İyi duyamıyor olabilir müzisyen, ya da tonmeister’i sevmemiştir. Şunu da söyleyeyim: Çok güleriz,
çok eğleniriz de stüdyoda. Genel olarak da gülmeye meyilli biriyimdir. Her
şeyin tezatla eğlenceli tarafı dikkatimi çekiverir hemen.
Üretirken hangi müziklerden
besleniyorsunuz? Genel olarak kimleri, hangi müzikleri seversiniz?
Bir
yörenin karakterini ifade eden her türlü müziği çok seviyorum. Yunanlıları,
Kafkasları, Balkanları, Kürt havalarını; ud ve
çeşitli şarkıcılar üzerinden Arap müziğini epey bir dinledim. Klasik müzikten
de cazdan da etkileniyorum. 5 yaşından beri müzik eğitimi aldığım ve
konservatuarda piyano bölümünü bitirdiğim için, benim için armoni çok önemli
bir şey. Caza giden yol bende armoni ile gelişti sanıyorum. Çünkü klasik müzikte
de cazda da armoni baş tacı edilir.
Klasik müzikte etkilendiğim isimler arasında Prokofiev’i,
Bach’ı, Hindemith’i
sayabilirim. Caz desek, tabii ki vazgeçilmezler var, Keith Jarrett
gibi. Son 5-6 yıldır dinlemediğim şey rock olabilir belki.
Siz piyanist olarak kendinizi nerede
konumlandırıyorsunuz?
Kendimi
bir kelimeden çok bir paragrafta anlatmayı tercih ederim aslında. Üretimim ve
hangi camiada seyircinin karşısına ne şekilde çıktığım açısından baktığımızda
birtakım müzik tarzlarının kesiştiği bir yerde duruyorum. Ama bu durduğum yer
bugünkü dünyada klasiktense caza tabii ki çok daha yakın. Hem doğaçlamadan çok
beslenen bir müzik yapıyorum, hem de sanırım klasik müzik camiasının günümüzde
kabul etmeyeceği kadar da çeşitli şeyleri kullanıyorum.
Ulusoy
Travel, 2006
©Özge Baykan