Anders Petersen, İsveç’in en önemli belgesel
fotoğrafçılarından biri. İstanbul’a ünlü çalışmalarından ikisiyle, “Café
Lehmitz” ve “Akıl Hastaları” ile İFSAK Fotoğraf Günleri’nin davetlisi olarak geldi.
Christer Strömholm’ün yanında bir süre çalışan Anders Petersen, bu fotoğrafçıdan
çok etkilendiğini her fırsatta dile getirmeyi ihmal etmiyor. İstiklal
Caddesi’nde beraber yürürken müthiş bir hızla fotoğraf çeken ve filmleri arka
arkaya bitiren Petersen’i zaptetmemiz çok zor göründüyse de sonunda onu
durdurup kendisiyle bir röportaj yapmayı başardık. Sorularımızı cevaplandırırken
bir yandan da Geniş Açı’nın eski sayılarını karıştırıyor, neredeyse her sayfada
arkadaş olduğu bir fotoğrafçıya rastlıyordu... Anders Petersen, kendisi,
geçmişi ve fotoğrafları üzerine yönelttiğimiz soruları büyük bir içtenlikle
cevapladı; geçmişine yeniden bir göz atmak sanırız kendisini de epey
heyecanlandırdı.
İsterseniz önce en baştan başlayalım.
AP: Önce yazıyordum ve
resim yapıyordum. Fakat kendimi çok yalnız hissediyordum bunları yaparken. Daha
sonra çeşitli fotoğrafçılarla tanıştım. Onlardan çok etkilendim. Yapmak
istediğim asıl şeyin fotoğraf olduğuna karar verdim. Bir fotoğrafçılık okuluna
yazıldım.
Café Lehmitz’i nasıl keşfettiniz?
AP: 17 yaşımdayken ailemden ayrılıp Almanya’ya
gittim. Orada bir kıza aşık oldum. Stockholm’e döndükten sonra çeşitli işlerle
uğraştım; daha sonra bir fotoğraf okuluna yazıldım. O zamanlar bu okul en büyük
fotoğraf okullarından biriydi. Orada Strömholm’le çalıştım. Strömholm
Türkiye’nin Ara Güler’i gibidir. Okulu
bıraktıktan sonra yeniden kız arkadaşımı bulmak üzere Hamburg’a 1966’da tekrar
döndüğümde kız arkadaşım ölmüştü. Hamburg’ta kaldığım zaman içinde
arkadaşlarımdan biri bir gün beni Café Lehmitz’e götürdü. Buradaki insanlardan
çok etkilendim. Fotoğraflarını çekmek istedim.
Önce burada yaşamadığımın için fotoğraflarını çekemeyeceğimi, onları
anlayamayacağımı söylediler. Ben ise kararlıydım orada iki buçuk yıl yaşadım ve
fotoğraflarını çektim! İlk sergim de orada oldu. Bu iki buçuk yıl içinde
oradaki herkesle arkadaşım oldum.
Akıl hastaları projesi nasıl gerçekleşti?
AP: Akıl hastası olan
arkadaşlarım vardı. Akıl hastanesinin doktorlarından biri de arkadaşımdı. Onun
aracılığıyla bu çalışmaya başladım. Ben insanların sağlıklı ya da hasta diye
adlandırılmalarıyla ilgilenmiyorum. İnsanlarla karşılaşmayı seviyorum. Benim
için dünyada en önemli şey insandır. Ben de onları akıl hastaları olarak
görmedim asla. İçlerindeki iyi ya da kötü karakterleri açığa çıkaracak
şekilde fotoğraflamaya çalıştım onları.
Bir yandan da benim portrelerimdi onlar. Her fotoğraf bir özportredir diye
düşünüyorum. İnsanların iç gerçekliğiyle ilgileniyorum. Akıl hastaları için de
yaşamın zor olduğunu biliyorum. Bu yüzden bu fotoğrafların umutla çaresizlik
arasında gidip geldiklerini düşünüyorum. Ben kalbimle fotoğraf çekiyorum ve
fotoğraf için en önemli şeyin bu olduğuna inanıyorum.
1966-1996 arasındaki çalışmalarınızı bir kitap altında topladınız. Café
Lehmitz ve Akıl Hastaları’nın yanı sıra bu kitapta yer alan en ilginç
çalışmalardan biri de hapishanede çektiğiniz fotoğraflar…
AP: Bu projenin
gerçekleşmesi yine hapishanede bulunan dostlarım nedeniyle oldu. Hapishane
müdürü ise arkadaşımdı. Bu yaptığım şey, elbette kolay değil ama ben hiçbir şeyin
imkansız olduğuna inanmıyorum. Çalışarak her şeye ulaşılabilir. Hapishanede
çekim yaparken oradakilerle dost oldum, onların hayatlarına girmeye çalıştım.
Fotoğraflarını çektiğim insanlar toplumun dışındakiler. Ben de kendimi toplumun
dışında görüyorum. Bu anlamda her çektiğim kareyle kendimi özdeşleştiriyorum.
Fotoğrafını çektiğiniz kişiyle direkt bir iletişime geçmelisiniz. Yoksa hiçbir
şeyin anlamı yoktur. Ben bütün çalışmalarımda görüntülediğim insanların
misafiri oldum, onlarla yaşadım, yaşamlarının büyük bölümünü paylaştım.
Çıkış nokta herkesin
özünde insan olduğuydu. Herkes eşittir, herkes birbirine benzer. Herkesin
birbirinden alacak bir şeyleri vardır, diye düşünüyorum.
Son dönemdeki projelerinizden bahsetsek…
AP: Son çalışmam erkekler
ve erkek cinselliği üzerine. Her çektiğim objede olduğu gibi yine kendimi
özdeşleştirebildim konuları seçmeyi sürdürüyorum. Erkekler benim için kaybeden
kişilerdir aslında. Bu projenin dışında çocuklar üzerine bir çalışmam olacak.
Bir başka projem ise yalnızca portrelerden oluşacak.
İskandinav fotoğrafı hakkında genel görüşleriniz neler?
AP: Son dönemlerde en
ilginç fotoğrafların Danimarka’dan çıktığını düşünüyorum. Oradaki Fata Morgana
adlı okul tüm Avrupa’da bence en iyilerinden biri. Bunun dışında Fin fotoğrafının
konumu çok iyi. İzlanda’dan ise çok nitelikli kadın fotoğrafçıların çıktığını
görüyoruz. İsveç fotoğrafı için ise Annika von Hauswolf, Lennart Nilsson,
Christer Strömholm gibi isimleri sayabilirim. Bence son yıllarda İsveç
fotoğrafında genel bir düşüş var.
Hayatınızı nasıl kazanıyorsunuz?
AP: Fotoğraflarımı
müzelere ve koleksiyonlara satıyorum. Kimi zaman dergiler için de çalışıyorum.
Bir fotoğraf arşivinin üyesiyim. Bu
sayede fotoğraflarımı satıyorum.
Otuz üç yıldır fotoğraf
çekiyorsunuz. Foto anlayışınız bu otuz üç yılda nasıl değişti sizin gözünüzde?
AP: Ben her zaman
insanların merkez oluşturduğu bir fotoğraf tarzını yeğledim. Fakat sanıyorum
son yıllarda çok daha direkt, organik fotoğraflar çekmeye başladım. Tipik bir
hümanistim. Tüm çabam insanlara biraz daha yakın olabilmek. Ama bazen de daha
saldırgan fotoğraflara da dönüşebiliyor bunlar. Çünkü onların iç dünyalarını
çözmeye çalışıyorum. İnsanı öne çıkaran
geleneksel bir anlayışı benimsediğime inanıyorum. Belgesele ağırlık
versem de kurmaca fotoğraftan da yararlanıyorum. Siyah beyaz fotoğraf çekmeyi
her zaman için tercih ediyorum. Siyah beyaz fotoğrafta aklınızın alamayacağı
denli çok renk vardır. Önemli olan bunları görebilmektir. Ama genel olarak
diyebilirim ki son beş yıldır fotoğraflarım yaşam ver duyguların metaforunu
yakalamaya yöneldi. İnsanların enerjisini yakalamaya dönük bir çabadan
bahsedebilirim. Dediğim gibi kalbimle fotoğraf çekiyorum. Beynimin bu sürece
büyük bir katkısı yok. Fotoğraf sırasında yalnızca kalbim var. Öncesinde ve
sonrasında ise düşünüyor ve fotoğraflarımı değerlendiriyor, eleştiriyorum.
Geniş Açı, 2001
© Ozge Baykan