DEĞİŞİMİN PEŞİNDE- AHMET POLAT
Özge Baykan
Ahmet
Polat, son derece üretken bir fotoğrafçı. Altı yılda 22 kişisel sergi.
International Center of Photography
(ICP) Ödülleri’nde Genç Fotoğrafçı dalının bu yılki
sahibi. Birbiri ardına projeler, en son Galeri X-ist’te
açılan ve sosyetenin bilinmeyen hallerini gösteren “Sadece Davetliler” sergisi.
Ve fotoğrafçının “çok önemli bir nokta” olarak gördüğü, 2007 baharında İstanbul
Modern’de açacağı sergi. Gerçekten de Ahmet Polat’ın gündemi çok sık değişiyor.
ICP Ödül Töreni için iki hafta önce
New York’taydın. Nasıl geçti?
12
Mayıs’ta New York’a gittim. İlk iki gün Manhattan’da dolaştım, alışmak için
fotoğraf çektim biraz. Ödül Töreni 15 Mayıs’taydı. Önceden bir brunch yapıldı. Donna Cannon, Thomas Ruff gibi isimler vardı. Çok keyifli, samimiydi. Ama tören
inanılmaz bir şey oldu. Kırmızı halıda, Jonathan Klein
ve Mark Getty ile birlikte fotoğrafımı çektiler. Estée Lauder ailesiyle beraber
yemek yedik sonra.
Orada da sosyeteye girdin yani.
Evet.
Alıştım artık (gülüyor). İşte, ödülü kazandığım tören gecesi kafamda oturdu.
İşlerimi gösterdiler, büyük ekranda. Sonra bir teşekkür konuşması yaptım. Ünlü
fotoğrafçılar seni tebrik ediyorlar. Çok çılgın bir şeydi. Ama bir yandan da
çok rahat bir atmosfer.
Seni nasıl etkiledi bu tören?
Uluslararası
dergilerden arayanlar oldu, mesela Vogue’dan. Yurt
dışında sergi olacak. Ama şu andaki odak 2007’deki İstanbul Modern sergisi.
Hangi işlerin yer alacak sergide?
Konu “le voyage”, yani yolculuk olacak.
1999’dan beri yolculuk yapıyorum. 2000’den bu yana, 6 yıl içinde toplam 22
kişisel sergi açtım. Ben de şaşırdım. Toplam 4-5 tane büyük proje. “Gurbetçi”,
Balat, Transval, Evim Bıraktığım Yerdir, Deprem… O
kadar sergi mutlaka bir şeyler getiriyor. Geçenlerde Hollanda Başkonsolosu bana
bir dergi gösterdi. Dünyadaki en iyi Hollandalı sanatçılardan ilk 100’e
girenlerin bir listesini yapmışlar. Ben de 36. sıradayım. Şaşırdım önce, çünkü
bunun nasıl olduğunu bilmiyordum. Ama sonra düşündüm, aslında bilmem gerek,
çünkü 20 küsur sergi açtım. Küçük sergileri saymıyorum bile. İstanbul Modern’e
dönecek olursak, sergide şu ana kadar ne yaptığıma bakmak istiyorum. Nereye
gideceğim buradan. Her zaman diyorum ya, her projenin bir hedefi olması
gerekiyor. Bu hedef benim için nerden geliyor? Geçmişimden geliyor, sorunlarımı
çözümlemek için. Ama bayağı bir şey çözdüm artık. Şimdi zaman lazım. Ara vermem
gerekiyor. İnsan bir sergiyi sergi olsun diye yapmaz. Sergiyi galeri ya da müze
için de yapmaz. İnsan sergiyi kendi için yapar.
Ya da izleyiciler için?
Hayır.
Kendisi için. İlk burada başlaması gerekiyor. Eğer söyleyecek bir şeyin yoksa,
söyleme, gösterme. Öbür türlü büyük bir yalan olur. Her projede bir hedef
olması gerekiyor.
İşlerine yukarıdan baktığın zaman, genel bir tez
görüyor musun, söylemek istediğin?
İşte,
ona bakmam gerekiyor. Bütün projelerimden önce ne söyleyeceğimi biliyordum. Gurbetçi’de, iki kültürü birleştirmek, gettolarda yaptığım
çalışmalarda fakirlere dair beslenen önyargıları, sosyete fotoğraflarında da
zenginlere beslenen önyargıları kırmak istedim. Ama artık ara vermem gerek,
çünkü o “ince kırmızı hat”ta bakmak istiyorum artık. Ve o kırmızı hattı
göstermek istiyorum. O yüzden İstanbul Modern çok önemli olacak. Gurbetçi
üzerine, Balat üzerine değil, “Ahmet” üzerine bir şeyler olacak. Çünkü bu
sergiyi kendim için yapıyorum, o kırmızı çizgiyi ve onun devamını bulmak
istiyorum. Doğrularını ve yanlışlarını görmen gerekiyor, her sergi aynı zamanda
bir ders. Şimdiki hayat o kadar hızlı ki. Herkes çok hızlı çalışıyor. 10 yıl
boyunca aynı işe devam edebiliyorlar. Ama ne oluyor o zaman? Her şey boşa
gidiyor. İnsan kendini hiçbir şey yapmamış gibi hissediyor. On yıl boyunca aynı
şeyi yapıyorsan, sıkılırsın. İnsan olarak yolumuzu bir şekilde değiştirmemiz
gerekiyor, keyif almak için. Kendimizi çözümlememiz gerekiyor. İyi işler de
oradan çıkıyor.
“Sosyete”yi konu alan serginden bahsedelim biraz da.
Çıkış noktan neydi?
Türkiye’ye
geldikten sonra, başta televizyonda gördüğüm sosyete görüntüleri ilgimi çekti.
Hollanda’da sosyeteye bu kadar önem verilmez, ama Türkiye’de çok önem veriliyor
diye düşünüyorum. “Gerçek sosyete nedir?” sorusuyla başladım. Önce kafamda, tek
bir sosyete vardı. Ama çalışırken başka bir şey buldum. Bir eğlence dünyası
var, bir de yüksek sosyete. Ben yüksek sosyeteyi çektim, eğlence dünyasını
değil. Sosyetedeki insanların doğal hali var bu fotoğraflarda, ama onları
karikatürize etmek de istemiyorum. Onları oldukları gibi göstermek, bir yandan
da sosyeteye karşı beslenen önyargıları kırmak istiyorum.
Sergiye tepkiler nasıl oldu?
Sergi
hakkında sosyeteden konuştuğum kişiler genel olarak memnunlar. Bazıları geldi,
anlamadı. “Neden bizi böyle çekti?” diye şaşıranlar oldu. Benim de amacım oydu
zaten, onları doğal halleriyle yakalamak. Genel olarak iyi bir proje oldu,
sadece şimdi için de değil, ilerisi için de iyi bir şey.
Bu iş
bambaşka bir konu, siyah-beyaz değil, renkli. Ama hala Ahmet Polat. Onu da
göstermek istedim.
Şu an neler çekiyorsun?
Ticari
işlerim var. Küçük işler. Bunlar bittikten sonra, İstanbul Modern üzerinde
çalışmaya başlayacağım.
İstanbul’da daha ne kadar kalacağın konusunda bir
fikrin var mı?
“Kalmak”
aslında bana göre değil. Hareket etmem gerek. Bedenimle, kalbimle, beynimle.
Çocukken bile hep geziyordum, Hollanda’da her şehirde yaşadım. Dünyanın çeşitli
yerlerinde arkadaşlarım var, onlarla her zaman iletişim halindeyim, geziyorum.
Türkiye’yi bırakamam. Ama başka ülkelere gitmem gerekiyor.
Son birkaç yıldır Türkiye’de yaşıyorsun. Kendini daha
çok “Türk” hissediyor musun şimdi? Türkiye’de yaşamak seni nasıl değiştirdi?
“Türk
hissetmek” ilginç bir şey. İnsanlar Türk oldukları sanıyor, ama ne olduğunu
bilmiyorlar. Ben Türk’ün ne olduğunu daha iyi biliyorum. Hollandalının ne
olduğunu da daha iyi anlıyorum. Ben hem Türküm hem Hollandalıyım. Türkiye benim
için çok önemli, çok seviyorum burayı.
Başka projeler var mı?
Geçen
hafta Hollanda’dan bir üniversite geldi. Açacakları bir master
programı konusunda yardımcı olmamı istiyorlar. Ben sadece fotoğrafçı değilim.
Yaptığım şeyleri her şekilde paylaşmak istiyorum. Eğitmenlik yoluyla da
olabilir. İki yıl sonra Türkiye içinde bir master
dersi açmak istiyoruz. Bu master dersinde Türkiye,
Hollanda ve başka ülkelerden en iyi fotoğrafçılar ders verecek. Fotoğraf
dünyası çok değişiyor, bizim de bunu görmemiz gerekiyor. Buradaki eğitimin de
değişmesi gerekiyor. Yaratıcı bireyler yaratmıyoruz. Sadece takipçiler
yetiştiriyoruz. Takipçiye ihtiyaç yok. Türk kimliğinin bireysel tarafını
yakalamamız gerekiyor. Altmış öğrenciden belki bir-iki tanesi bir şeyler
yapabiliyor. Ve bu Türkiye’nin hatası değil. Türkiye çok genç bir ülke. Ama
kendimizi karşılaştırmamız, yeniden sorgulamamız gerek. Amerika’dan,
Avrupa’dan, Çin’den ne geliyor, bakmamız lazım. Türkiye’de inanılmaz bir enerji
var, bunu kullanabilirsek, inanılmaz bir şey olacak. Değiştirmek çok zor, çünkü
her zaman önde olmak gerekiyor. Önde olunca da saygı göstermiyorlar,
kıskanıyorlar. Önde olmaktan da öte, her şey birey olmakta bitiyor, kendi
kimliğini aramakta. Bazen kimliğin üzerine sorduğun sorulara verdiğin cevaplar
toplumla çelişebilir. Cevapların doğru mu yanlış mı? Bu kararı verip ne
yapacağını belirlemek kişiye kalmış. Benim yapmaya çalıştığım, sorunlara
verdiğim çözümleri hissettiğim şekilde uygulamak için çeşitli yollar bulmak ve
bunları sonraki kuşaklara aktarmak. Benim hatalarımı sonraki kuşakların
çözmesini istiyorum. Her şey iletişimde bitiyor. Ben insanları, o ilişkileri
çekiyorum, çünkü merak ediyorum. Çektiğim insanları çekerken onları her zaman
anlamaya çalışıyorum. Çok fazla iletişimsizlik gözlemliyorum etrafta. Empati
çok önemli. Anlamak çok önemli. Herkes benim işlerim için “İşlerin çok samimi”
diyor. Empati olmazsa, iletişim olmaz, fotoğraf, yazı olmaz. Sadece yargılar
olur. Birini anlamak istiyorsan, ona farklı yaklaşırsın. Bir fotoğrafa
baktığımda, her zaman fotoğrafı çekeni görürüm o fotoğrafta. Ben de fotoğraf
çekiyorum, o yüzden fotoğrafçıların hangi evrelerden geçtiklerini biliyorum. Ne
düşündüklerini de biliyorum. Bu “farkındalık” çok
önemli. Neyi, neden yaptığını bilmek önemli.
Bir gün bir savaşı fotoğraflamayı düşünür müsün?
Belki
de. Ama benim garip bir karakterim var. Birinin bana yap dediği şeyi yapmam.
Savaşı çek deseler, oradaki su satıcılarını çekebilirim. Bir arkadaşım bana
şöyle demişti: “Sen modayı fotoğraflasan, modeli değil makyözü çekersin.
Işıkçıyı çekersin.” Haklı da. Sosyeteyi çekerken de, garsonları çektim mesela.
Bazen onlar sosyete hakkında, sosyeteden çok daha fazla şey söyleyebiliyor. Koudelka’dan öğrendiğim bir ders bu belki de. Bir keresinde
şöyle demişti: “Bazen sokakta dolaşırsın, fotoğraflar çekersin. Belki fakirleri
çekmek istersin. Ama kafanı çevirip arkana baktığında, gördüğün şey, çekmek
istediğin kişiyi, o kişinin kendisinden çok daha iyi anlatabilecek bir şey
olabilir.” Bu hep aklımda. Hiçbir zaman hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etme, her
zaman çevrene bak ve sorgula.
Geniş
Açı, 2006
©Özge
Baykan